Tuesday, June 15, 2010

EsKiSehir

Ankara'dan YHT ile 1,5 saat sürdü Eskisehir. (YHT: yüksek hızlı tren) Sincan'ı geçtikten sonra 250 km/sa hızla yol aldık. Sabah 7 de başlayan yolculuğumuz gece 12 de Ankara'da sona erdi. Komşular ve babamın iş arkadaşlarının bulunduğu bir geziye ilk defa katılıyordum. Trene binerken ilk kez karşılaştığım bir teyze "ton ton! seni kaçıncı sınıftasın?" diye bir soruyla dişlerini göstererek gülümsedi. Şimdi buna nasıl cevap vereyim. Önce "ton ton sensin" mi desem yoksa kaçıncı sınıf olayına mı girerek mi bozsam diye düşündüm. Tabi ben büyük bir olgunlukla "üniversiteli bitireli 3 sene oluyor" dediğimde de epey şaşırdı. Gezi boyunca da bir daha muhatap olmasak buna benzer başka muhabbetler yaşadım.
Eskişehir adı gibi eski olmadığını ve görmeye değer pek çok yeri olduğunu bu gezide öğrendim. Şehrin ortasından Porsuk Çayı geçiyor. Belediye bunu çok iyi kullanmış. Renk renk köprüler geçirmiş üzerinden. Gondolla da geziliyor bu nehirde. Bir de şehrin pek çok yerine parklar ve heykeller yaptırmış. Bizi önce şehrin ikinci büyük parkı olan Kentparka götürdü gezi otobüsü. Burada Türkiye'nin ilk yapay plajını yapmışlar. Kahvaltımızı bu parkta yaptıktan en büyük park olan Bilim, Sanat ve Kültür Parkına gittik. Bu parkta yapılan en ilginç şey 17.yy da Amerika'ya giden ilk gemi Mayflower'ın bir benzeri. Yapay bir gölün üzerinde. Bu gölün etrafını dolaştığımız tren ise 1970'lerde işçileri taşıyormuş ama şimdi yenilenmiş şehirde pek çok şeyin yenilendiği gibi. Daha sonra gittiğimiz Odunpazarı evleri de restore edilmiş ve Safranbolu'dakilere benzer evler ortaya çıkmış. Bu tarihi diyebileceğim dar sokaklardan yürüyerek Kurşunlu Külliyesi'ne ulaştık. Külliye de en iyi şekilde değerlendirilmiş. Geleneksel sanatları ve Eskişehir'e has lületaşı işlemeciliği burada yapılıyor. Restore edilen bir konakta öğle yemeğini yedik.
Başımıza güneş geçmesin diye şapkayla dolaşırken burada şehir manzarasını izlemek için gittiğimiz Şelale Park'ta yağmurun altında kalıyoruz. Bu sırada annemle babam Sarar fabrikasına gittiler. Yağmur bittikten sonra Porsuk Çayı'nda tekne turu yaptık. Daha sonra Haller Gençlik Merkezi denilen yerde kimileri alışveriş yaptı, kimileri dinlendi. Ardından TEI fabrikasını gezdikten sonra ayaklarım şişmeye başlamıştı artık. Birsen'de akşam yemeği yiyince midem de şişti. Eskişehir'de Çibörek meşhurmuş. Onun da tadına baktık ama açıkcası pek hoşlanmadım. İşte böylece bir gün içine çok şey sığdırdık. tüm bu yorgunluğuna rağmen gezmeyi seviyorum...

Friday, June 11, 2010

taziye

ne konuşulur bilmem, ne diyebilirim ki? evet, biz de çok üzüldük vefat haberini duyunca. sümeyye'nin ne hissettiğini nasıl anlayabilirsin ki? oturup dinledim. ona teselli vermek yerine ondan ibret aldım. Allah kimsenin başına vermesin, zor bir imtihan. tek kurabildiğim cümle: dünyada rahat yok. şehid abi de hep bunu dermiş, sanki gitme vakti geldiğini de hissetmiş anlattığına göre. 32 yılını hizmet yolunda geçirmiş zat-ı muhterem. gaye, o yolda olmakmış hakeza. çok metanetli gördüm arkadaşımı. Rabbim sabrını artırsın.

Friday, February 12, 2010

bir Cuma günü

her yolculuk sonrası bir şeyler yazasım gelir. Demek ki yazabilmek için bazen yolculuk yapmam gerekiyor.Small Tits Virgin Pussy Barely Legal Nubiles Kacey 18 Young Porn
"Ankara Terminaline gelmiş bulunmaktayız. Hava sıcaklığı sekiz derece." Saat akşamın sekizi. Anonsu duyunca son beş sayfası kalmış olan elimdeki kitabı metroda bitirmek üzere çantama koyuyorum. yazarı Mustafa Kutlu, adı Huzursuz Bacak. yaşanmış ve yaşanma ihtimali yüksek olayları konu alan içimizden bir hikaye. bir akademisyen gözüyle istanbul. 163 sayfalık kitabı beş saatte bitirememin nedeni, yorulunca takıldıgım film: güneşi gördüm. çocukların en küçük kardeşleri Serhatı yıkamak için çamaşır makinesine attıkları sahneden sonra midem bulandığı için kapatıyorum bu filmi. bu arada 2,5 senedir otobüslerde gelişen teknolojiyi adım adım izlediğimi farkettim. 2,5 senede kendimde gelişen ne oldu acaba? ilim ve istanbul: benim için ayrılmaz ikili haline geldi. öğleyin Üsküdar'da bir terastan istanbulu izlerken bunu düşünüyordum. Saat 12:30 idi ezanlar yükselirken. karşımda deniz ve çiseleyen yağmur. sağımda Mihrimah, solumda Valide Sultan. müezzinleri paslaşıyor adeta. ve her köşede yükselen minareden ayrı bir sada yankılanıyor. Üsküdar'ın bu manevi havasını seviyorum. Cuma saatini kuşbakışı izliyorum. Selimağa Camiinin dış kapısı önüne kilimler seriliyor. esnaf, polis, işçi herbiri kilimin bir köşesine duruyor. camiiler yavaş yavaş doluyor, caddedeki erkek nüfusu azalıyor ve sanki başı örtülü insan sayısı artmış gibi görünüyor. önce bir koşturmaca hakim, sonra bir an sukunete bürünüyor ortalık. Ramazan'daki iftar saati gibi. o sükunet anında tüm mevcudat kulluğunu hatıra getiriyor. işte o icabet vaktinde içimden geçen dua: bu şehre, bu memlekete, bu dünyaya hizmet eden biri olabilmek. tersine bir sıralamada mümkün. o esnada Selimağa'nın önüne park etmiş bir ambulans gözüme ilişiyor. hastası yok belli ki şöförü namaz için inmiş. cemaat dağılınca o da hareket ediyor. hava yeniden soğuyor, içeri geçiyorum. sabah iyiydi oysa. İstanbul'un havasına ve kızına güvenilmezmiş demişti bir arkadaş. havasına güvenilmediği tecrübeyle sabit. kızına neden güvenilmezmiş merak ettim doğrusu. her neyse İstanbul'u ve bendeki anılarını seviyorum. Valide Sultan karşımda. her seyahat öncesi olduğu gibi yine uğruyorum bu sefer öğle namazı için. ilk defa evi özlemeden gidiyorum sanırım. çünkü tam bir hafta önce aynı yolların aksi istikamette üzerinden geçmekteydim. kapıyı ufaklık açıyor şaşkın bir halde. beni beklemiyormuş. sana çikolata getirdim diyorum. burun kıvırıp bilgisayarın başına dönüyor. üstüne üstlük üç günlüğüne evin nüfusunu artıracağım için şikayet ediyor...

Wednesday, October 28, 2009

sakarya

camili iki 1649 diye bir adres var zihnimde. dün akşam 5'te Adapazarı otobüsüne biniyorum Harem'den. yaklaşık iki saat sonra otogardayım. adresi sorup bir servise biniyorum. yaklaşık yarım saat sonra numaralardan müteşekkil bir mahalledeyim. geceyi burada geçiriyorum. bu evler depremden sonra inşa edilmiş. sakin, küçük bir şehir Adapazarı. buna rağmen ulaşım pahalıymış. otobüsten İlahiyat Fakültesi yakınlarında iniyoruz. asistanlık sınavına ilk girişim olacak. neden girdiğimi, gerçekten bu mesleği isteyip istemediğimi dahi sorgulamadan. benim dışımda iki kişi daha var. daha önce iki defa mülakata girmişler fakat ilk defa yazılı sistemiyle karşılaşıyorlar. yazılı hiç alışkın olmadığımız cinsten. üç sayfa tercüme ve iki tane bilgi ve yorum sorusu. gerçi harun hocanın sınavları da bundan aşağı değildi. 4-5 saat sınavda kalıyoruz. sanki bir yandan sabrımız ölçülüyor. saat 5'te Harem otobüsüne binerek beraber dönüyoruz. önceleri hak eden kazansın diyordum, şimdiyse kime nasipse kazansın diyorum. kazanmamış olmak başarısızlığı göstermezmiş. hiç değilse sınavın korkulacak birşey olmadığını öğrendim ;)

Monday, September 28, 2009

.düşledim.

yeni eğitim öğretim yılına başlıyoruz. yeni yepyeni bir dönem. yeni genelde iyidir. heyecanlıyım ve okulu seviyorum. derslerin başladığına benim kadar sevinen nadir insan var gibi geliyor.
tatil biter ve ankaradan çıkış. ankara ve hatıralar. giderek soğuyorum bu şehirden.üç hafta boyunca evimden dışarı hiç çıkmadım neredeyse. Ürdünden gelen arkadaşımı bile bir minnet borcu olarak gezdirmek bana büyük bir yüktü. kapattım kapılarımı, kimseyi göresim gelmedi. evde daha çok kendi dünyamda yaşıyorum. kendimi düşlüyorum.
artık rüya görebiliyorum. hem de çok fazla. hepsi birbirinden garip. uyanıkken bile görüyorum. dalıp gidiyorum düşler alemine. dakikalarca çıkmadığım oluyor. bazen farklı imajlar çıkıyor karşıma, bazen farklı dillerden kelimeler kayıyor önüme kuyruklu yıldız gibi. izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, dinlediğim kayıtlar, insanlar ve düşlerim. hepsi rastgele içimden geçiyor.
düş aleminin hakikaten var olabileceğine inanmazdım eskiden. beni hariçteki alemden koparan deruni bir alem bu. zihnimin üretimi ve sürprizlerle dolu.
-hayrola betül, durgunsun bugün?
-evet işte ... (hergün öyleydim aslında)
çok konuşan insanlara dayanamıyorum. kes sesini hatta kapa çeneni diye bağırmak geçiyor içimden. akıl ve dil bağlantılıdır. fakat konuşulanlar akıl kaynaklı değil. sürekli insanlar hakkında konuşan insanlar beni çıldırtıyor. yine de susuyor ve dinliyormuş gibi yapıyorum. başkalarının hayatları beni hiç ilgilendirmiyor. benim hayatımla da kimse ilgilenmesin. bana kim olduğumu kimse sormasın. Tegan Brady Sunny Leone Teen BFF My Ebony GF 18 X Girls
okudukça uzaklaşıyorum onların dünyasından. sadece düşünen kimselerin düşüncelerini dinlemek istiyorum. işte bu yüzden okulu seviyorum.

Sunday, August 23, 2009

şafak bitti

Ürdün'e gittiğimden beri izlenimlerimi yazmak istememe rağmen bir türlü yazma isteği ve fırsatı bulamamıştım. ve bugun Türkiye'ye döndük. Amman'a o kadar alışmıştım ki İstanbul gözümde farklı bir şehir gibi göründü. hemen Amman'ın farklılıklarını konuşmaya başladık. İstanbul rengarenk, Amman tek renkti. evler beyazdı, dağlar kahverengi. bir de yol kenarlarında zeytin ağaçları. grupta en zor ayrılan ve gelişimize en az sevinen bendim. her ne kadar her gittiğim yere kolayca alışıversem de ayrılıklar zor geliyor. özleyeceğim Ürdün günlerini.

Sunday, August 2, 2009

muhayyem

muhayyemde iki gun. ıssız bir dağın tepesinde teknolojiden %80 uzakta çadırlarda geçirilen uykusuz ve soğuk iki gece. ve unutulmaz anılar...
dün gece yarısından sonra yurda döndük. yorgunluk had safhadaydı. yeni uyanabildim. arka beşlinin mağdurlarından biri olarak çok yoruldum.
ilk gün Petra'ya gidişimiz 7 saatten fazla sürdü. bozulan otobüsü bekleyiş ve molalar bu süreye dahil -normalde 4 saatlik mesafe- Amman'ın güneyine doğru ilerledikçe çöl sıcağını daha çok hissediyoruz. Ürdün'de insanı terletmeden sinsice yakan bir sıcak hava var. güneş gözlüğünüz yoksa da gözlerinizi sürekli kısmaktan yoruluyorsunuz. -Bahru'l-Meyyit'te gözlüğümü kaybettikten sonra kıymetini anladım- güneşten korunmak için Petra'ya girerken şapka satın aldık. yolumuz uzundu ancak nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorduk. rehberimiz yoktu ve Vadi Musa'da kendi başımıza ilerledik. belki de daha hoş oldu her adımda bir sürprizle karşılaşmak ve yeni şeyleri keşfetmek. rehber olsaydı da muhtemelen fotoğraf çekmekten rehbere yetişemeyecektim. -sürekli böyle optimist davranarak eleştirelliğimi yitiriyorum sanki!- Petra şehri bir tabiat ve tarih harikası. yüksek ve dar bir kanyonda ilerlerken birden karşınıza çıkan hazine odası insanı dehşete düşürüyor. çölün ortasında bu medeniyet nasıl kurulmuş diye düşünüyorsunuz. "kayaları oymuşlar, sarayları kurmuşlar" ifadesi burada zihninize oturuyor. neden dünyanın harikası seçildiğini anlıyoruz. ve ihtişamlı bir hayattan sonra Petralılar da öteki dünyaya göçüp gitmişler. 19.yüzyılda bir gezgin kenti keşfetmiş. Petranın yerlileri Nebatiler'miş. M.Ö. 4.yüzyılda başkent olarak kurmuşlar. Sonradan Romalılar işgal etmiş. tabi biz kentin tamamını gezemeden geri döndük. ancak mahkeme denilen kısmına kadar gelebildik. ilerisine gitmeye ise vaktimiz ve takatimiz kalmamıştı. Petra'nın insanı büyüleyen taraflarından biri de toprağın gül renginde olması. tiyatro, mezar, tapınak gibi tüm yapılar tamamen doğal olan bu renkteki kireç taşı oyularak yapılmış. güneşin batışına yakın taşlardaki gül renginin daha çekici hale geldiğini fotoğraf çekerken hissediyorum. vaktimizin kısıtlı oluşu fazla fotoğraf çekmeye müsaade etmiyor. daha hızlı ilerlemek için kanyon girişine kadar gelen develere biniyoruz. sonra koşturuyoruz ki otobüsü daha fazla bekletmeyelim. buna rağme giriş kapısında "yine geç kaldın" deniyor. halbuki arkamızdan gelen bir grup daha varmış. maceracı bu arkadaşlar yorulmak nedir bilmeden yola devam etmişler ve en son tepeye kadar çıkıp inmişler. müdürümüz Adnan hoca oldukça sinirli. çünkü güneş batmadan kamp alanına yetişemeyeceğiz.
Hava karardıktan sonra Dana'da kamp alanındayız. otoüsten iniyoruz ve büyük çadıra yönlendiriliyoruz. burada namaz ve yemek işini bitirip geceleyeceğimiz çadırlara geçiyoruz. odayı aydınlatabileceğimiz sadece bir el lambası veriyorlar. korkunç bir gece olacak gibi. göremediğim bir yerde yatmak istemiyorum. önce sabaha kadar oturma niyetiyle ateşin başındaki gruba takılıyorum. burada çay ve karpuz ikram ediyorlar. soğuk rüzgar ve ısıtmayan ateş sabahın sıcaklığını özletiyor. çadırda ısınabilme ümidim göremediğim bir yerde yatma korkuma baskın geliyor. o kadar ki sabah namazına dahi zorla kaldırılıyorum. fakat tek battaniye ile asla ısınamıyorum. ve güneşim doğuşu beni çok mutlu ediyor: "Karanlıklardan aydınlığa çıkaran Rabbime şükürler olsun."
ortalık aydınlanınca aslında çöle değil, dağın başına getirildiğimizi farkettik. Burası sandığımız kadar da ıssız değil. Bedevilerin kısmen yerleşik hayata geçtiklerini düşünüyorum. su, elektirik, yiyecek, vs. bulmak mümkün. yakınlarımızda başka yerleşim yerleri de var. kahvaltıdan sonra bütün günü bu dağları seyrederek geçireceğimizi öğrendiğimde çok canım sıkılıyor. tek faaliyetimiz öğleden sonraki konferanslar. önceki gece teleskopla bize ayı ve yıldızları seyrettiren astronom yıldızlar hakkında bir sunum yapıyor. Bize kıbleyi bulmayı öğretmişti. büyük ayının son yıldızının paralelinde kutbu'ş-şimal var. kuzeyi bulduktan sonra güney doğudaki Mekke'ye yöneliyoruz. ikinci gece daha eğlenceli geçiyor. hatta kimse ayrılmak istemiyor sanki. bizim için iyi bir tecrübe oldu. bu arada akşam yemeğinde ilk defa mensef yedim. sütünü koymazsan bildiğin pilav üstü tavuk. ve bu gece çadırımızı değiştiriyoruz. küçük gerçek çadırda yerde yatıyoruz. sanırım üç kişi olduğumuzdan bana daha sıcak geliyor. gece 2'yi geçmesine rağmen şarkı sesleri geliyor. son kez yıldızları, batmak üzere olan kameri ve samanyolunu seyrediyoruz.
güneşin doğuşuyla başlayan gün ve ardından kahvaltı. sabah 8.30'da Akabe yoluna çıkıyoruz. Akabe, Kızıldeniz körfezinde kurulmuş eski bir şehir. Kızıldeniz'de dört devlet var: Mısır, Filistin, Ürdün, Suud. bunları Haliç Devletleri deniyor. Akabe'de İsrail, Ürdün topraklarını da işgal etmiş ancak devlet buna ses çıkarmamış ve ilişkileri çok iyiymiş. Turistik bir sahil kenti Akabe. turkuaz renkli denizi tahminimden çok daha güzel. Karşı kıyıda Mısır topraklarını görüyoruz.
öğle sıcağında indiğimiz sahilde herkes serinlemek için kendini denize atıyor. Maalesef ayağına deniz kestanesi batan birkaç arkadaşın denize girmesiyle çıkması bir oluyor. Onların acısını dindirmek için üzerine sigara basıyorlar. Bu olaylardan sonra ne tekneye binebiliyoruz ne de suya adım atabiliyoruz. daha sonra bozuk olmayan otobüsle alışveriş ve yemek için şehir merkezine indiriliyoruz. Tabii ki alışverişe fazla vaktimiz kalmıyor, çünkü güneş batmadan Vadi Rum'a yetişmemiz gerek. Ne yazık ki bozuk bir otobüsle bu gezi planına uymak mümkün değil. kötü haber: Vadi Rum gezisinin iptal. yakınından geçerken Adnan hoca Vadi Rum'da kalmış olan Lawrence'ın hikayesini anlatıyor. Bu topraklarda pek çok müslüman ve türk öldürülmüş.
Akabe'den dönüş süremiz yaklaşık 6 saat. Bu kadar aksilik neden oldu? sefer duası içten okunmadı mı acaba? yoksa tedbirsiz mi yola çıkıldı? hepsi kalabalık gezilerde karşılaşılabilecek muhtemel problemler miydi? tecrübeler paylaşılsın ve bizden sonrakilere ders çıkarılsın!

Monday, June 1, 2009

isamWorld

Isam kütüphanesindeyim. Saatlerce oturmaktan ayaklarım uyuşmuş, ışık gözlerimi ağrıtmaya başlamış. Dışarı çıkıp biraz dolanayım, beynime temiz hava gitsin de zihnim açılsın diye çıkıyorum kapıdan. Güneş gözümü alıyor aniden. açamıyorum bir kaç saniye. Gözbebeklerim ışığa alışana kadar. Aaa güneş sarı diyorum içimden, gökyüzü mavi ve ağaçlar yeşil. Dışarıda renk var, hayat var, kuşların sesi var, çimlerin kokusu var. ben siyah-beyaz dünyamda yaşıyormuşum. Baharı beklerken yaz geçmiş. Daha kaç mevsim geçecek kimbilir. yeni word belgesi yahut sararmış kitap sayfalarının üzerindeki siyah harflerle yüzyüze bakmaktan insan yüzüne bakmayı unuttum. akademisyenliğimden utanıyorum ve akademisyenleri kütüphane içerisinde yaşam belirtileri en az seviyeye inmiş insansılar olarak tarif etmek istiyorum. Üzüm üzüme baka baka, akademisyen bilgisayara baka baka... insanlığı kurtarmaktan vazgeçtim artık, insanlık beni kurtarsın. kendime acıyorum...

saatler, günler, haftalar... ve yine kütüphanedeyim... burası bambaşka bir dünya. Ilk geldiğim günkü -yaklaşık iki sene önceki- cazibesini hala yitirmedi. Hatta giderek alışkanlık yapıyor olabilir. Hergün ayrı bir köşesini keşfediyorum, iyice tanıyorum artık. okulu aratmıyor. Belki de tez öğrencilerinin okul özlemlerini gideriyor bile olabilir. Tenefüsü de yapıyoruz, öğle arası da veriyoruz. Bu sıralarda yeni arkadaşlar da ediniyoruz. bir tek hocalarımız eksik başımızda. herkes kendi kendinin hocası artık. Tez öğrencisi olmak zor. Disiplinli olmayı gerek. Kimsenin kimseye faydası yok. Yalnız başınasın, yapayalnız...

Wednesday, May 13, 2009

morsalkım

-mor salkım dikmeye gidelim mi?
-nereye?
-Üsküdar Yeni Valide.
-peki ama mor salkım ne?
-bir çiçek işte...
-erguvan gibi bişey mi?
Öğle ezanından önce Valide Sultan Camii önünde bir kalabalık toplanmış. Haluk Dursun konuşuyor: ... Erguvan İstanbul'un doğal dekorudur. Hristiyanlık için ayrı bir kudsiyeti varmış. Morsalkımdan farkı Erguvanın hüdainabit olması, duvar diplerinde kendiliğinden çıkabilir. Morsalkım ise bir tür sarmaşık. Sarmaşık kelimesi aşk kökünden gelir. Bir yere sarılsın diye duvar ve ağaç diplerine dikiliyor. Duvara sarılmasının hikmeti yoktur ancak hikmet sahibi bir mor salkım istiyorsanız servi ağacının dibine dikeceksiniz. Çünkü servi, Elifin karşılığı olarak Allah'ı simgeler. eski Mevlevi geleneğinde morsalkım servi ağacının dibine dikilirmiş. sarmaşık firkatinden manevi bir aşkı doğururmuş. servi etrafına sarılan morsalkım ise Allahın muhabbetine sarılmakmış. Üsküdar'ın morsalkım şehri olması temennisiyle konuşma biter ve dikim işlemine geçilir. Ümit Meriç hanımın başlattığı bu geleneği yine bayanlar sürdürsün diye kız çocuklarına verilir fidanlar -pozitif ayrımcılık yaparak- ve tabii hanım Sultanların camiilerinden birinde devam ettirilmektedir. ilerde Yeni Valide'nin güzelliğine ayrı bir güzellik katacak gibi duruyor.

Sunday, March 15, 2009

çikolata

yine bir pazar sabahı yıldız parkında kahvaltı. bu kez hava açık. güneşli ve serin... yaklaşık 200 kişi. adımız Suffa olsun dendi. mütedeyyin bayan üniversite ögrencileriyiz. ortak davamız Filistin... eski dostlar da var. yeni insanlarla tanışıyorum. en önemlisi ve hiç unutmayacağım Filistinli Sucud. onun masasına geciyorum. Arapca konusarak soru sorduğumda önce çok şaşırıyor. sonra sohbet ediyoruz. Türkçe öğrenmek istiyormuş fakat herkes onunla ingilizce konusuyor. yaklasık 3 saat hasbihal ederek ettigimiz kahvaltı musiki faslıyla sona eriyor. ardından Sucud ve birkaç arkadaşla Çengelköy'e geçiyoruz. mekanımız bir arkadaşın tavsiyesi üzerine geldiğimiz, Çikolata-Kahve...

Kapıdan girerken önce kahve kokusuyla çarpılıyoruz. bir arkadaş kendini ortaçağda hissettiğini söylüyor. Belki o kadar değil ama 100 yıl gerisine gitmiş kadar oldum. duvardaki eski fotoğraflar ve plak müzikleri o hissi veriyordu. Bir köşede duran çevirmeli antika telefonu kaldırdığımda dıııd sesini duyunca da çok şaşırdım. Hakikaten zamanda yolculuğa çıkmış gibiydim. her köşede ayrı bir detay gözüme çarpıyordu ve o ufacık dükkan genişledikçe genişliyordu sanki. halbuki o kadar küçüktü ki oturacak yer bulamakta zorlandık. bu arada sıcak çikolata ve kahvelerimiz yapılıyordu. Arkadaşlar karabiberli çikolata içtiler. Bense acıyla pek aram olmadığımdan bu aşina olmadık lezzeti denemekten kaçındım. Daha sonra frambuazlı, kahveli, fıstıklı çikolataların tadına baktık. çikolatadan yapılmış satranç taşları da enteresandı. aklınıza hayalinize sığmayacak kadar çok çeşit. Çikolata nasıl birşey ki yedikçe yiyesi geliyor insanın. mutlu ediyor insanı. Dükkan sahibinin içtenliği de ortama ayrı bir hava kattı. Sonuçta hepimiz mutlu ayrıldık.

Saturday, January 3, 2009

hmm

imtihanları seviyorummm. isyan bayraklarını çekmeyelim. alışkanlık oldu. sınav olmamak gayrı tabii ve arızi bir hal. o nedenle sınav olacağını duyduğumda tepki vermiyorum. sınav akşamları gayet rahat ve serinkanlıyım. fazla rahat olmak iyi değil tabi bu sabah uykuya dalıp hadis imtihana yarım saat geç girdim. bugünki benim için daha mühimdi. ilk arapça sınavımızdı yani ketebna bil-arabiyye. konuşurken çevredekiler yardım ediyor ama sınavda öyle bir şansın yok. belki iyi bir sınav değildi ama mahiyeti bakımından bir başarı sayılabilir. sevdim bu sınavı.
sınavlar yemekten sonraki tatlı gibidir. okumaya ve tekrar etmeye teşvik eder. bazen canımızı sıksa da sınavsız bir ilim tahsili düşünülemez.

Sunday, December 28, 2008

sırılsıklam

sırılsıklam olmak ne demek? kelimeyi cüzlerine böldüğümüzde bir mana ifade ediyor mu? ilk bakışta ikileme gibi duruyor ama sırıl ve sıklam kelimelerine hiç bir anlam veremiyorum. bunu dilcilere sormak gerek. ikisi birleşince zihnimizde oluşan mana ıpıslak olmaktır. aslında bu mefhum daha uygun. ancak sırılsıklam kelimesinin fonetiği daha hoş. ayrıca aşık olmak için de kullanılıyor ancak bu mecaz olsa gerek. bizim anlamamız gereken baştan ayağa ıslanmaktır.
bugün mandalinanın mesajıyla gözlerimi açtım. kursta bir blok dersi kaçırmıştım. hemen çıktım. dışarda yağmur. ilk otobüse bindim ve çamlıca taraflarındayken gelen telefon gezi için kurstan ayrılacaklarını iletti. yola çıktıkları için beni yoldan almayı uygun bulmuşlar. indim hemen. güllüoğlu baklavacısının önünden alındım. kursça kadıköye indik. soğuktu. vapurdan inen insan yığının fotoğrafını çektik. sonra vapura bindik. kimsenin dışarı çıkmaya cesaret edemeyeceği kadar soğuk. biz kursça martı fotoğrafı çekmeye çalışıyoruz. komikti. inip Yeni Camiiye girdik ve biraz ısındık. sonra Sirkeci'de ev yemekleri yapan bir lokantaya girdik. pilav kötüydü, çay soğuktu. yağmur şiddetli. rotamız belirsiz. Arkeoloji müzesini teklif ettim. kabul edildi ancak müze kartı olmayan ve almak istemeyenler kapıdan dönünce kursça geri döndük. Sultanahmet'e gidiyoruz. makinelerimiz ıslanmasın diye çıkartmasak da sonunda dayanamıyor, şemsiyelerle fotoğraf çektiriyoruz. mandalina biz deli miyiz? diye soruyorum. neden takıldığıma hiçbir anlam veremeden grubu takip ediyorum. Cami içerisinde epey fotoğraf çekiyoruz. ilk defa manuel modda çekim yapıyorum. çok zevkli birşey. kubbenin tam altına oturmuş fotoğraf çeken bir grup komikti. gitmeliyiz. cami sıcak dışarı çıkmak istemiyorum. arkadaşın aldığı sahlep içimi ısıtmıyor. tramvayda eylemden dönen arkadaşlara rastlıyorum. kadıköye dönüyoruz. mandalina prensiplerine bağlı kalıyor. peşinden gidiyorum. otobüse biniyoruz. şimdiki hedefimiz altunizade. said halim paşa progamına gideceğim. yağmur şırıl şırıl. trafik tıkalı. yol 1 saatten uzun sürüyor. hesapta olmayan trafik yüzünden gecikiyorum. mandalina ile vedalaşıyoruz. geciktiğime üzülmüyorum çünkü ilk konuşmacı hiç sarmıyor. ayaklarım üşüyor. çünkü sırılsıklam. said halim paşa islamcı mı değil mi? bir entelektüel ve Batı'ya bağımlı değil düşünürken. öyleyse neden fransızca yazdı? bunu sormak isterdim. hemen çıktım. akşamın soğuğu. yağmur ve lodos. inşallah hastalanmam.

intizam

odanı toplamak, dolabını toplamak, yatağını toplamak aynı zamanda düzenlemektir. bazen düzenden nefret ediyorum sırf yapmak zorunda olduğum için. dağınık olmayı seviyorum aslında ama işime gelmiyor. arada bir dolabımı düzenliyorum. haftada bir. yoksa içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve giderek dağınıklaşarak kıyafetler bir yığın haline dönüşüyor. tıpkı bunun gibi arada bir bilgisayardaki dosyaları düzenlemek gerekiyor. yaklaşık bir yıldır bu işlemi yapmadığım için üç saattir dosyaları düzenlemekle uğraşıyorum. çünkü masaüstümde boş yer kalmamıştı. tabi bu düzenleme sadece dış görünüşte. cunku hala düzenli bir arşivim hala yok. yine de aradığım her şeyi bulabiliyorum. yani dağınıklık içinde bir düzen var. tabiatta köşeler yoktur, düz çizgiler yoktur. düzen içinde dağınıklık tabii bir haldir. düzen iyi midir kötü müdür?
babama Endülüs notlarımı gönderdim. çok dağınık yazmışım diye düzenlemeye başladı. kendisi tam bir devlet adamı. sanki resmi evrak yazıyor. yazımı değiştirmemesini, çünkü dağınık yazmayı sevdiğimi söyledim. sırf bu yüzden bile akademisyen olamayabilirim...

Saturday, December 20, 2008

TebriklerTabular

bugün tarihte iki önemli olay yaşandı. insanlık tarihi açısından pek değil belki ama for myself mühim cidden. ilk olay ilk defa ingilizce bir sunum yapmam. önceden hazırladığım bir metin yoktu ve irticalen konuştum. kelimeler zihnime gelmediğinde araya arapça kelimeler karışsa da -mükemmeliyetçi tavır takınıp kendimi beğenmiyorum- dinleyiciler oldukça beğenmiş. ben de cesaretimden ötürü kendimi tebrik ederim.
kendimi tebrik ettiğim ikinci olay R.hocanın İsam'daki hocalarla birlikte gidilen yemek davetini Arapça dersimi kaçırmamak amacıyla reddetmem. Yemek önemli değil ancak ilk başta davete icabet etmek mi derse katılmak mı efdal karar verememiştim. Her halukarda ilme talib isem tercihim ders olmalıdır.
Alışkanlıklarımdan vazgeçemediğimden bazen mantıksız davrandığım için kendimi kızıyorum. Mesela bugün Üsküdar iskelesinin Sirkeci tarafına taşındığını bildiğim halde alışkanlıktan dolayı tramwaydan Eminönü'nde indim ve geri yürümek zorunda kaldım. Geçen gün Ankara'dan gelirken servis şöförü yolu değiştirmişti. Cem evinin önünden geçerken hemen karar verip inebilirdim ama daha uzak olmasına rağmen her zaman indiğim yer olan Üsküdar'a kadar gittim. inme-binme yerleri bile zihnimde o kadar kalıplaşmış ki aniden değiştirmek zor geliyor maalesef. tabuları yıkmak ya da en baştan esnek bırakmak...

Monday, December 15, 2008

EndulusRuyam

Cuma günü akşama doğru uçaktaydık. Yukarıdan bakınca güneş hiç sanki batmıyor. akşamın kızıllığı yol boyu silinmedi gökyüzünden. Batı'ya, güneşin battığı yöne gidiyoruz. Bir Avrupa ülkesine. önce İspanya'nın Sevilla şehrine indik. Türkiye’den 1 saat geride. Bir otobüsle Malaga’ya gidip otelimize yerleştik. Rehberimiz Malatya'lı Selahaddin. 18 yıldır İspanya'da. önümüzdeki 3 gün İspanya'da tatilmiş, dini ve milli bayramları birleştirip tatil etmişler. bizimse 3 gün içinde Endülüs'te gezeceğimiz şehirler: Granada(Gırnata), Cordoba(Kurtuba), Sevilla(İşbiliyye). bulunduğumuz bölge 8 şehri olan Andalucia.

6 Aralık Cumartesi:
gün sabah namazıyla başladı. ardından hemen kahvaltıya indik. açık büfe olmasına rağmen yenilebilecek fazla bir şey bulamadık. o nedenle meyve ile karnımızı doyurduk. yemekleri de enteresan, akşam da sadece salata türü yiyebildik.

Belirlenen saatte otobüste buluştuk ve Gıranada’ya doğru yol almaya bşladık. Sağımızda “Rio Guadalmadina” (vadi el-medina nehri) akmakta. Solumuzda zeytin ağaçları ve yer yer kaknüs bitkileri. Otobanlar mükemmel yapılmış. Otobüs mikrofonuyla Selo (Selahaddin) İspanya'yı anlatıyor. Kendi tecrübelerinden hareketle İspanya hakkındaki bilgilerini bizimle paylaşıyor. İnsanları fiziksel olarak Türklere benziyor, nihayetinde aynı iklim kuşağının insanlarıyız. Her iki ülke de yarımada. ancak İspanyolların tipleri Türklere benzese de huyları hiç benzemezmiş. Kaba insanlar, misafirperver değiller.


Kanuni, İnebahtı muharebesinden sonra "kim bu İspanyollar?" diye sorar bunun üzerine gelen elçi "gece gündüze ne kadar benzerse İspanyollar da Türklere o kadar benzer" diyerek bize ne kadar zıt olduklarını anlatır. Rehberimiz Selo sürekli İspanya ile Türkiye ve İspanyollar ile Türkler arasında karşılaştırma yapıyor. Sanırım milli duyguları her gurbetçi gibi ağır basıyor. İlginç anektodlar anlattı. Bir mezarlığın yanından geçiyorduk. Ölülerini ayakta (dik durur halde) gömüyorlarmış. Daha sonra da çıkarıp kuyuya atıyorlarmış. Gömülmek için ölmeden önce para veriyorsunuz. Parası olmayanları ise yakıyorlar. Öğlen saat 2'ye kadar çalışıyorlar. sonra siestaları var. 4'e kadar kaylule uyuyorlar. 4ten 6ya kadar tekrar çalışıyorlar. Bu sistem Araplara benziyor. Kendilerini değiştirmeye de pek niyetleri yok. Mesela yabancı dil öğrenmek gibi bir çabaları yok. çünkü ş, z, j, c, ı, ö, ü gibi harflerini telaffuz edemiyorlar. İngilizce konuştuğunuzda genelde yazıldığı gibi söylerseniz anlayabiliyorlar. mesela çay istemek için te diyoruz. ayrıca İspanyolca'dan başka dil bilmiyor ve kendi şiveleriyle konuşuyorlarmış. Hakikaten gezdiğimiz turistik yerlerde hiçbir tabelanın ingilizcesini yazmamışlar. gelenlerin İspanyolca öğrenmesini istiyorlar.


Sierra Nevada sıradağlarının yanından geçiyoruz. İslamoğlu hoca mikrofonu eline alıyor. “Gezin yeryüzünü görün günahkarların sonu ne olmuş?” ayetiyle başlayarak gezi amacımızı vurguluyor. Bu ayet gezip görmenin bir bilgi kaynağı olduğunu gösterir. İbret ile bakılırsa gördüklerimiz bize çok şey söyler. İslamoğlu hocanın tabiriyle "şahid olalım" ve Endülüs toprakları “şahidimiz olsun”. çünkü yeryüzündeki her şeyin dili var, konuşuyor. Şahid olmak ve şahid kılmak için gezip görelim. Lebbeyklerle girdik Gırnata’ya. Kendimi umreye gidiyormuş gibi hissettim.
Gırnata... tarih kokan şehir. Alhambra (El-Hamra) beni büyüledi ve ordan hiç çıkmak istemedim. Endülüs'te en sevdiğim yer burasıydı. ilk olarak şehir turu yaptık. Büyük bir fıskiyenin yanından geçip, yürüyüş yoluna girdik. Cristof Colomb heykelinin önünde durup rehberi dinliyoruz. ikinci durağımız
Adalet Sarayının önü. Kuran-ı Kerim’ler başta olmak üzere tüm kitapların toplatılıp yakıldığı mekan. üzülüyoruz, kızıyoruz ama kime? Dönüşümüzde bu meydanda 3 çalgıcı farklı bir müzik yapıyordu. ilginç aletleri vardı.


İnce bir yola giriyoruz bir araba zor geçecek kadar. turistler yoğunlukta. Bu yola açılan daha ince sokaklar var. Endülüs döneminde kalma bir mahalle. Al-casaba diyorlar. buradaki restore edilmiş eski evler genelde bar-cafe. Bazılarının dışı eski ev gibi görünse de içini otopark olarak kullanıyorlarmış. Bir katedralin yanından geçiyoruz. sağımızda vadi var arkasında Elhamra. karşıdan surlarını seyrediyoruz. buradan saray gibi görünmüyor daha çok bir kale gibi kırmızımsı rengiyle. daha sonra güvenlik açısından böyle inşa edildiğini öğreniyorum. saraya yaklaşıyorum. yaklaştıkça heyecanlanıyorum.




Granada meydanı biraz İstiklal caddesinin andırıyor. Kimi garip kostümler giymiş, Kimi kendini griye boyayıp heykel gibi dikiliyor ve bu şekilde para kazanıyor. Biri paylaço kılığında çocukları eğlendiriyor. Tatil olduğu için mağazalar kapalı, insanlar ailecek geziyor. İstiklal caddesinden daha az kalabalık. Enteresan tipler. sokak satıcıları polis gelince kaçmaya başlıyor biraz Türkiye gibi.
El-Hamra'nın karşısındaki Elbaicin tepesinde yer alan Abdulkadir es-Sufi nin mescidinde öğle ve ikindiyi cem ederek kılıyoruz. Sierra Nevada'yı ve El-Hamra'yı seyredip fotoğraf çektiriyoruz. Mescit eskiden gecekondu mahallelerin bulunduğu yerde. şimdi ise restore edilmiş evlerden müteşekkil turistik mekanlar Safranbolu evleri gibi. Cem’ etmenin buradaki geziden daha elzem olacağı vakitlerim daha önce olmamıştı. Gerçi çok sefer eden biri olarak seferde dinin sağladığı kolaylıkları kullanırım, normal günde asla yapmayacağım ruhsatlar olsa bile. Bu kolaylıklara şükredelim çünki Rabbimin bize lutfudur. Yoksa hakikaten zor durumda kalacaktık. Yollarda ne bir cami ya da mescit ne de abdest alacak bir mekan vardı.
Al-Hambra'ya giriş saatimiz 15.00 olarak çok önceden belirlenmiş. günde 3.500 bilet satıyor. V.Carlos Alman asıllı ispanya kralı sarayı yıktırmak istemez ancak papazlar el-hamrayı fethetmenin anısına bir eser yaptırması için baskı kurarlar. O da sarayın tek bir bölümünü yıktırara dışı kare, içi daire bir bina yaptırır. Kendisi ise bu sarayı hiç kullanmaz. Günümüzde idari işlerin yürütüldüğü bu yapı sarayın diğer bölümleriyle hiç uyumlu değildi. Esas hayram kaldığım Nasri kısmında grubumuzu rehberler ikiye bölüyor. Ben İngilizce anlatan rehberin peşine takılıyorum. Sanki Müslüman olduğumuzu bilmiyormuş gibi anlatıyor. o topraklarda gelişen İslam medeniyetinden çok uzak kaldığımızı düşünüyor olmalı. Halbuki anlattıkları bize hiç yabancı değil. Mesela haremin, özel hayatın ve ailenin değerinden bahsediyor. O kadar çok fotoğrafa malzeme vardı ki! Ne yazık ki rehberlere uymak mecburiyetindeydik. Yine de ben fotoğraf çekeyim derken gruptan ayrılıvermişim. El-Hamra beni adeta büyüledi. Oda içinde oda ve onlara açılan avlular ve birden kendinizi bir bahçede buluyorsunuz. Sanki Kuran’daki Cennet tasvirleri bu sarayda uygulanmış. Su bolca kullanılıyor. Suya yansıma fotoğraflarını çekmeye doyamadığımdan yine grubun gerisinde kalıyorum. söylendiğine göre Taç Mahal buradaki sarayın suya yansımadan esinlenerek yapılmış. Saraya girdiğimiz ilk odadan itibaren “la galibe illallah” sözünün duvarlara her türlü nasıl nakşedildiğini görüyoruz. sarayın tüm duvarları dantel gibi işlenmiş. İnce ince oyulmuş duvarda hiçbir boşluk bırakılmadan. alt kısımlar seramikle kaplı. Dekorasyonda zemine önem vermiyorlar zaten halılarla kaplıydı. Arslanlı avluda 12 adet arslanı da restorasyona aldıklarından göremedik ama buradaki süslemeler aklımı başımdan almaya yetti.
Al-Hambra’daki son durağımız olan Generalife (Cennetü’l-Arif) bahçelerinde dolaşırken biraz üşüyoruz ama bunu hiç hissetmedim annem ellerimin ne kadar soğuk olduğunu söyleyene kadar. Hiç çıkmak istemiyorum buradan o kadar çok fotoğrafını çekmek istediğim bölge var ki! Bu arada Mustafa amcanın d300 ünde gözüm kalmıyor değil. Fotoğraf çekeyim derken bir yerlerde kayboluyorum arasıra. zira bahçe labirent gibi. bu arada kaçırdığım çok bilgi de oldu. ve
1492 de burayı terk ediyorlar. böyle güzel bir şehit nasıl teslim edilir? diye içimiz yanıyor.
7 aralık Pazar:Kurtuba'ya doğru yol alıyoruz. yağmur çiseliyor. kilometrelerce uzayan zeytin tarlalarının yanından geçiyoruz. Zeytinyağı üretiminde dünyada bir numara İspanya imiş. ve yeni birşey daha öğreniyoruz. Avrupa’ya zeytini Müslümanlar getirmiş ve turunçgilleri. İspanyolca'ya bu kelimeyi kazandırmışlar: aceituna yani ezzeytun. Bunun gibi yaklaşık 5bin kelime var Arapça'dan alınan. "al" ile başlayan bütün kelimeler Arapça. Bir de Arap harfleriyle yazılan İspanyolca olan Aljamiado (El-Acemiyye) alfabesini geliştiriyorlar ve uzun süre kullanıyorlar. Bu esnada İslamoğlu hoca Tîn suresini anlatmakta. Ve't-tîn Ve'z-zeytûn'dan sonra bir mevkiden bahsediyor. Dolayısıyla bu iki kelimeden tin (incir) ve zeytin ile meşhur olan bölgelerin kastedilir. büyük ihtimalle Zeytin dağı ve Filistin bölgesidir.

Kurtuba'dayız... altı yüzyıl öncesinin başkenti. büyük bir ilim ve kültür hazinesi. sağımızda akan nehir Quadalquivir (Vadi-el Kebir). binlerce kitabın yazıldığı o şehir ve kütüphanelerinin boşaltığı o nehir. Kurtuba Camiinin önündeyiz. Minaresinde çanlar çalıyor. ibadet zamanı kapılar kapandığı için daha sonra gezeceğiz. Müslümanların burada namaz kılmasına izin verilmiyor. Kılmak isteyenlere karşılık "ne zaman ki Ayasofya kiliseye çevrilir, o vakit düşünürüz" diye cevap vermişler. halbuki yanlış bir kıyas. çünkü biz Ayasofya'da da namaz kılamıyoruz.

eski Müslüman mahallelerini gezmeye başlıyoruz. burası günümüzde Yahudi mahallesi olarak anılıyor. Maymonides (Musa b. Meymun) meydanına geliyoruz. Doğumunun 850.yıldönümünde bu meydanda bir sempozyum düzenlenir ve bir heykelini dikerler. Heykelin altında İbranice Musa ibn Meymun yazıyor ve Teolog Filozof Doktor. Daha sonra bir müslüman alimin büstüne rastlıyoruz: Muhammed El-Gafidi. dünyada ilk defa göz ve katarakt (sitaretü’l-ayn) ameliyatını yapan kişi olarak biliniyor. Hemen karşısına Cordoba Üniversitesinin Felsefe fakültesinin binasını yapmışlar 18.yyda. dar sokaklardan geçerek ilerliyoruz. İbn Rüşt medresesi kapalı olduğundan giremiyoruz. Roger Garaudy'nin eşi Selma hanım ilgili imiş. ancak kendisi hacca gittiğinden ulaşamıyoruz. medrese kapalı olunca namazımızı eda etmek için başka bir yer bulmamız gerekiyor. kısa ve dar sokaklara dalıyoruz. uzun bir konvoy halinde yaklaşık elli kişi birbirini kaybetmeden sağa-sola ilerliyor. evler 11. yydaki eski haline çok benzer şekilde restore edilmiş. şehrin eski yapısı muhafaza edilmeye çalışılıyor. Modern bina hiç göremiyoruz. Bu evlerin bazılarının içi park yeri, bazılarında halen yaşanıyor. genelde beyaz renkli, 2-3 katlı ve ince balkonlarında çiçek saksıları var. Evlerin içinde avlu var. bir evin camekanından içeriyi seyrediyorum. avluda bir sürü saksı ve çiçek var. acaba çiçek dükkanı mı diye soruyorum, burdaki birçok ev böyle imiş... adım adım ilerliyoruz bir İslam ülkesine başkentlik yapmış şehrin sokaklarında. düşünüyorum da bir zamanlar İbn Rüşt'ün, İbn Meymun'un yürüdüğü bu sokaklar idi. Oxford, Endülüs üniversitelerinden mezun olmuş. O zamanlar Kurtuba'nın nüfusu 1 milyon imiş, şimdi ise 600 bin. bir gelecek nasıl da yıkılmış! yazıklar olsun yeryüzünde kan döken insanoğluna!


Etrafımızda at arabaları. yürümeye üşenenler var sanırım yahut daha otantik olsun diye biniyorlar. Kurtuba Camiinin portakal kokan bahçesine giriyoruz. Büyük palmiyeler ve 15.yydan kalma turunç ağaçları var. Camiinin minaresi üzerine çan kulesi yapılmış yıkmadıkları bir çok minareye yapıldığı gibi. Şam Ümeyye Camii gibi mevcut mabedin üstüne inşa ediliyor. Mevcut sütunlar kullanılıyor ancak ince oldukları için birbirine iki kemerle bağlanıyor. zaman geçtikçe ihtiyaca binaen genişletilmiş. Toplam bine yakın sütun var. ikiyüz kadarını yıkıp ortasına katedral inşa ediyorlar. 3 asır boyunca cami olarak kalan mabed şimdi La Mezquita Catedral. Yerde siyah mezar taşları var. yani ölülerin üzerine basıyoruz. caminin mihrabları ve kubbelerdeki tezyinat muhteşem. ancak mihrabın önüne demir parmaklıklarla set çekilmiş. rehberin "namaz kılmak isteyenleri çıkartırlar" uyarılarına rağmen aramızdan bazıları örülen etten duvarlar arasında iki rekatlık namaz kılıp özlemlerini gideriyor. İslamoğlu hocanın tabiriyle altıyüz yıl öncesinde kılınan namazı bu taşların gözü bir yerden ısırmakta idi. bir yerlerden tanıdık geliyorduk zira onlar cansız değiller. Hayran hayran seyrettiğim o taşlara elveda diyor ve zor ayrılıyorum.

namaz için Christoph Colomb parkının ortasında küçük bir mescit bulabildik. biz içerdeyken Faslı bir bayan geldi. adı İkram. onu görünce çok sevindim. kısa kelam ettik. gözlerim hep müslümanları aramıştı gezerken. hiç ecdadın mirasına sahip çıkan torunlar kalmamış bu şehirde. Vakit kalmadığı için AlCasar (el-Kasr) Sarayını gezemeden otele, Malaga'ya dönüyoruz.

Akşam sahilde dolaşıyoruz. ilginç bir tespitim var. İspanyollar yabancılara pek ilgi göstermiyor yahut merak etmiyor. Şahsen Türkiye’de yabancı biri gördüğümde baştan aşağı süzer ve hangi ülkeden geldiğini tespit etmeye çalışırdım. Orada sokakta yanımdan geçenlerin gözlerine baktığım halde hiç umursamadan geçip gittiler. Belki de sadece Müslümanların ilgisini çekiyoruzdur. bir dükkan sahibi bize selam verip yarınki bayram namazına çağırdı.

iki akşamdır İslamoğlu hoca Endülüs hakkında konferans veriyor. ilkinde Endülüs tarihini, ikincisinde Endülüs alimlerini anlatıyor. gezinin amacına ulaşması onun sayesinde gerçekleşiyor. öğrendiklerimizi gördüklerimizle birleştirerek ilme'l-yakînden ayne'l-yakîn seviyesine çıkarıyoruz.


8 aralık Pazartesi:erkenden Malaga'nın Terro molinos bölgesindeki camiiye bayram namazına gidiyoruz. Malaga'nın en büyük camisi. Mihrabı Kurtuba Camiinin tıpkısı. Camiye girdiğimde duyduğum tekbirler bir yerden tanıdık geliyordu. Geçen sene bayram sabahı Şam’dan geçerken işitmiştim:
“Allahu ekber kebira ve’l-hamdu lil-lahi kesira ve subhanallahi bukraten ve asıla …”
Namazdan sonra pek çok Mağribli ile tanıştım. çoğu öğrenci. Bilg. müh.de okuyan Safa ile Arapça pratik yapabilirim diye düşünüyordum fakat o benim Arapçam karşısında ısrarla İngilizce cevap veriyordu. Sanırım fasih konuşmak zor geliyor ya da İngilizce hoşuna gidiyor. Safa, onlarda kız ismi olarak kullanıyormuş ve bizde erkek ismi olmasını çok garipsiyormuş. Türkiye'de kadınların bayram namazı kılmadığını söylediğimde de çok şaşırdı. bu yüzden aramızdan bazıları ilk kez bayram namazı kılacaktı. Mailimi verdim, İstanbul’a gelirse haber vermesini istedim. Caminin konferans salonu da var. aynı anda 5 dilde tercüme yapılabilen büyük iki salona sahip. Camiden çıkıp şehir turu yapıyoruz çiseleyen yağmur altında. eski bir kalenin bulunduğu tepeye çıkıp Malaga manzarasını seyrediyoruz.

Malaga, Endülüs'ün ikinci büyük şehri. Turizm ile geçiniyor. Yılda 27 milyon turist ziyaret ediyor. Turist çekmek için hiç bir masraftan kaçınmıyorlar. nitekim kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. mesela hükümet, Marbella bölgesine dünyadan ünlü aktörler getirilerek tüm tatil masrafını karşılıyor.

İspanya'daki son durağamız Endülüs’ün başkenti olan Sevilla. Yolda bayram tebriklerimizi sunuyoruz birbirimize. Sevilla, zengin liman bir kenti. Deniz ticareti var. Guadalkevir (Vadi el-Kebir) nehri şehri ikiye bölüyor. Buraya gemiler girip çıkabiliyor. O nedenle Sevilla, Amerikalıların İspanya’ya giriş-çıkış kapısı sayılıyor. İspanya yabancı şirketlerin yatırım yapmasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle yabancı yatırım yüksek. Turizm de önemli bir gelir kaynağı. Yılda ortalama 30 milyon insan Endülüs bölgesini geziyor. Sevilla'da da eski evler hep restore edilmiş. Şehre güzellik versin diye cadde kenarlarına turunç ağacı dikmişler. Çiçek açtığı zaman şehrin içi çok güzel portakal kokarmış.

şehre girer girmez bir camii araştırmaya başlıyoruz. İspanyalı bir müslüman bizi bir apartmanın altkatındaki camiye götürüyor. ancak imam olmadığı için kapalı. uzun süre kapının açılmasını bekliyoruz. İspanya halkı apartmanların dışına ve evlerine beşinci katlara kadar demir yaptırmışlar. Hırsızlık çok yaygınmış. çünkü 300 euroya kadar para çalmak hırsızlık değil, aşırma olarak değerlendiriliyormuş. yani yasalar çok hafif. ayrıca bulunduğumuz yer surların içinde kalan Macarena bölgesi. çalıp oynamayı seven Çingenelerin bolca bulunduğu bir yermiş.
Çok büyük bir alana 1929'da fuar yapılıyor sanayi ve ticareti geliştirmek için. fakat ekonomik kriz başlıyor o dönemde ve beklenilen gelir elde edilemiyor. şehir turunda bu yerlerin yanından geçtikten sonra İspanya Meydanına geldik. (Plaza de Espana) Burada üç film çekilmiş: Carmen, Arabistanlı Lawrence ve Yıldız Savaşları. Biz de fotoğraflarımızı çekiyoruz. yarım hilal şeklinde büyük bir bina. 4 adet kulesi var. Kuleleri, minarelere çok benziyor. Arap mimarisinden ve süslemelerinden çok etkilenmişler. Yarım at nalı şeklinde pencereler modern yapılarda bile kullanılıyor. Bir amacı da kentin tarihi dokusunu korumakmış.

Sevilla sokaklarını geziyoruz. Noel hazırlığı var, her cadde ışıklandırılmış. Giralda Kulesi: bir camiden kalan tek minare. Yanıbaşına katedral inşa edilmiş. çan kulesi olsa da ihtişamıyla dimdik ayakta. bir müslüman medeniyetin izleri var. onları yakalar ve diriltebiliriz. 1996 yılında 1492’de olanlar için İspanya özür diliyor. üzerinden 504 yıl geçtikten sonra. müslümanlara bazı imkanlar veriliyor. ibadet alanı ve din eğitimi imkanı gibi. yaklaşık iki milyon müslüman var. yüzde yetmişi Fas kökenli. tabi bana sorsanız şimdi orada yaşar mıyım? içkinin su gibi tüketildiği, her dükkanda domuz eti satılan bir ülkede müslüman olarak yaşamak zor olsa gerek. Tarık b. Ziyad o topraklara girerken benim gibi düşünseydi başarılı da olamazdı. oysa İslam için fedakarlık yapmalı. bizden birilerinin oraya gitmesi ve yerleşmesi gerekiyor.


Hava karardı. Türkiye'ye uçma vakti. Havaalanındaki işlemleri çok yavaş yapan kadın bizi çok bekletiyor. Giderken de arkamızdan el sallıyor. Adios diyoruz. Elveda Endülüs. Adios...
Rüyalarımın Endülüs'ü işte böyle bir rüya gibi başladı ve unutulmaz bir rüya olarak kaldı zihinlerde.

Saturday, December 13, 2008

seyahat

Evliya Çelebi misali "Seyahat Ya Rasullallah!" demiş olmalı ki babam, öyle çok gezmeyi seven bir aileyiz. Bayramın ikinci günü İspanya'dan (gezi anıları en yakın zamanda kaleme alacağım inş) İstanbul'a döner dönmez önce Ankara'ya uğradık. Bir valiz boşaltıp yenisini hazırladıktan sonra kardeşlerimi de alıp Konya yolunu tuttuk. Dün akşam Ankara'ya dönmekle birlikte buradaki koşuşturmaca başladı. intenete girip iki satır yzmaya yeni vakit buldum. yarın sabah kızkardeşimi Mısır'a yolcu edeceğiz ve ertesi gün de beni İstanbul'a...
Kurban Bayramı son iki senedir Konya'da geçiyor. Böylece Konya'da kışın ne kadar sert geçtiğini hissediyor ve Konya bayramlarını gözlemliyorum. dört gün boyunca dükkanların çoğu kapalı. önce çok şaşırmıştım. Mesela pastane kapalı olursa insanlar nereden baklava alacaklar diye düşündüm. sonradan Konyalı kadınların baklavayı evde yapacakları aklıma geldi. eskiden dört günlük ekmeği bayramdan önce alırlarmış çünkü fırınlar bile kapalı olurmuş. Ayrıca ziyaretler çok kısa sürüyor ve ikram olarak genelde kuşbaşı veriliyor. biz de sürekli misafir konumunda olduğumuz için sabah akşam et türü yemiş olduk. tabii her zamanki gibi incecik etliekmeğini yemeği de unutmadık. nihayet bayram hiç sıkıcı değildi.

Thursday, December 4, 2008

ispanyaTuru

radio tarifa dinliyorum ve LM'den Marco Polo, Elhambra... iki haftadır ispanya hakkında ne bulduysam okuyorum. internetten araştırıyorum. (endulus.net'i tavsiye ederim) "Kültür" dergisinin Endülüs sayısını satır satır inceledim. geç kalınmış bir araştırma benim için yahut vakitsiz bir gezi olacak. hazırlanmak için daha uzun sürem olsun isterdim. lisedeyken islam tarihi hocası endülüs emevileri bana anlattırırken günün birinde o toprakları ziyaret edeceğim aklıma gelmiş midir hatırlamıyorum. isterdim ki enine boyuna Endülüs okuyup öyle gideyim. hayatta herşey planladığımız gibi olmuyor maalesef. süprizlere açık olmak lazım. Bu kez de üstünkörü okumalarımla gidiyorum İspanya gezisine. Yine de tur rehberlerinden daha çok şey biliyor olabilirim :)

Endülüs anlatılırdı hep ve dinlerdik bir efsane gibi...

Tarık b. Ziyad, islam fetihlerin son halkasında yer alacak olan İspanya kapılarını müslümanlara açar. miladi 711: cebel-i tarık aşılmış, gemiler yakılmıştır. müslümanlar bölgeye Endülüs ismini verir ve bu isimle 8 asır sürecek bir medeniyet inşa edilir. Hristiyan halk müstağribleşir, İslam kültürünü ve dilini benimser. 13.yyda artık Endülüs, dünyanın kültür ve medeniyet merkezidir. Felsefede ibn Bacce, ibn Tufeyl, ibn Rüşd, Musa b. Meymun, el-Kirmani; tıp ve astronomide el-Mecritî, ez-Zehravî, ibn Cebirol, ibn Hazm; fıkıhta Kurtubî, Şatıbî; tasavvufta İbn Arabî, ibn Meserre gibi büyük alimler yetişir. ilim ve sanatta o derece ilerlenir ki Avrupa'da taş yolları lambalarla aydınlatılan ilk sokaklar Endülüs'te inşa edilmiştir. Ne yazık ki iç çekişmelerin başlaması çok geç değildir. Bunun üzerine kuzeyde Hristiyan prensliklerinin birleşerek başlattığı "reconquista" hareketi de eklenince fethedilen topraklar bir bir geri verilir. Bununla da kalmaz işkence ederler müslümanlara. kütüphanelerde bir milyon kitap yakılır. koskoca bir medeniyetin mirası yok olmuştur. (haşiye: saklanılan on kitapla atomu parçaladıklarını itiraf eder Avrupalılar) önce Yahudiler, sonra Müslümanlar sürgün edilir yahut zorla hristiyanlaştırılır. peki tüm bunlar olurken Osmanlı neredeydi? 15.yy'ın sonları. II.Bayezid'e bir elçi gönderilir. O ise Cem ve Memluklulerle meşgul olduğundan fazla ilgilenmez. 1492'de son kale sayılan Gırnata da elden gider. sürgünden geriye kalanların çocukları zorla vaftiz edilir. yaşadıkları eziyeti anlatan -gözleri yaşartan- bir kasideyle tekrar gönderilen elçiye karşılık bir donanmayla müslümanların bir kısmı İstanbul'a taşınır.

Kurtuba, Endülüs'ün başkenti : Dünyanın incisi... Kurtuba Ulu Camii, şimdi bir Hristiyan katedrali (La Mezquita) imiş. onu gördüğüm vakit rüyalarım söner mi aceb? Ataları müslüman birilerine rastlar mıyım? Kendisine sorabilir miyim atalarının mirasına neden sahip çıkmadığını? Endülüs milliyetçiliğini tetiklemek işe yarar mı?

Bu gezi kafamdaki sorulara yanıt verebilir mi bilmiyorum. Endülüs'ün cazibesine kapılan müslümanların duygularından faydalanan kapitalist zihniyetli tur şirketlerinden birine mi aldanıyoruz diye sormadan da edemiyorum. "bir turist değil bir araştırmacı olarak gitmek isterdim" dedim bir hocama. önce bir turla git gör bakalım dedi ve herkes gibi bol bol fotoğraf çekmemi istedi. başka ne isteyebilirler ki...

Tuesday, March 25, 2008

Bug-ünlerde.

Harika bir günün sabahı, Yağmurun pıtırtısı, rüzgarın okşayışı.
Yeşil yapraklar, açan laleler, Kapanan çiçekler. Filistin, kanayan yara. Resim degil fotograf sergisi.
Silahlar ve çocuklar. Yardım kermesi.
Emaneti yüklenen varlık.
Müslümanca düşünmek Mi entelektüel olmak mı.
Kavramlar: kendimizin olanlar
Ve olmayanlar, çalıntılar. Uçuşan kelimeler.
Tasnif problemi, metodolojik sorunlar. Bir asır geçti bugün.
Yağmurdan saklanan kedi
Bireysel yaşam. İnternete esir özgür düşünce.
Narin rüzgar, bastıran yağmur.
Bir mikroba yenilen ben. Üşüyen, Soğuk alan ben.
Benlik bilinci, kaygı. Zayıf yaratık, zübde-i alem.
Fekkere yüfekkirü tefkir. Mana vermek ya da anlamlandırmak. Türkçeyi sevin.
Hicazları halledemedik. KDH: kutlu doğum haftası.
Peygamber, rahmet. ve yağmur
kuran ahlakı. cağaloğlu iz, irşat. kitaplar ve ahlak = Harun hoca. danışmanın kim
rüzgar eser, çiçek açar.
zorunlu bir sebeplilik ilişkisi. yemek ve yaşamak. beş kilo almak. cismin enine genleşmesi. cevher, nefs teorileri.
sevimli yağmur, rüzgar kokar mı. hareketin kaynağı nedir.
veccehe ila, tariku ila. dört kelimeyi seksen cümle yapmak.
freedom and responsibility. hevasına uyanlar ve akleden kalbler.
elhamdülillah, yerhamukillah. medeniyet mirası
ittihad-ı etrak, akçura. modern akımlar. anokronizm kaçınılmaz.
tez, sınav, ödev… çaba, gayret, tamamlayıcı sebep. bilfiil-bilkuvve.
Dağınık zihin, kitaplar,dolap...
atıf- matuf. isnad-müsned. sıfat-mevsuf.
Her ve yer her yerde. Kültür kodları. toplum türleri. Sosyal bilimler.
kirlenmek gibi ıslanmak da güzeldir.

Monday, March 3, 2008

MimarSinan

Yağmurlu bir pazar sabahı yola çıkarak başladığımız Mimar Sinan Camiileri gezisi sonradan havanın da açmasıyla oldukça bereketli geçti. Gezi olduğunu öğrendiğimde hemen Mandalinaya haber verdim. fotoğraf çekmek için iyi bir fırsattı. Ben de bu arada boş durmadım, Kelebekin makinesine el koyarak günü geçirdim.

İlk durağımız Sinan Paşa Camii. Beşiktaş iskelesine inerken, daha önce bir ikindi namazını eda etmek için girmiştim. Vaktim olmadığı için inceleme fırsatım da olmamıştı. Caddeyi geçince de Barbaros Hayrettin’in türbesiyle karşılaşmıştım. Daha önce çok defa önünden geçtiğim türbeyi yeni fark etmem ilginçti o gün için.
Kaptan-ı Derya olan Sinan Paşa 1550’de bu külliyeyi yaptırmaya başlıyor. 1555’te tamamlandığını göremeden vefat ediyor ve Mihrimah Sultan’a defnediliyor. Avlusunda camii hakkında bir miktar bilgi aldıktan sonra içeri geçiyoruz. Camii içindeki süslemeler sonradan yapılmış aslı tahrif olmadan önce kalem işiymiş. Bugünkü abartılı süslemeler için lunaparka benzetmişler yorumu aktarılıyor. Planı Edirne’deki Üç Şerefeli’ye benziyor. Bir büyük kubbe altı köşeli şekilde sütunlara dayandırılmış olup iki yanda ikişer yarım kubbe var.

Karaköye doğru yol alırken sırada Fındıklı Molla Çelebi Camii var. Mimar Sinan 1586’da inşa ettirmiş. Üç şerefeli ile tek kubbeye geçiş başlayınca yine aynı planda yapılmış 5 yarım kubbeli altıgen cami. Tevhid anlayışı mekanda vahdet olarak kendini göstermeye başlamış. Kubbelerde genelde ihlas suresi veya yer-gök ile ilgili ayetler var. Önce külliye olarak inşa ediliyor daha sonra -birçok külliyede olduğu gibi- yalnız camii kalıyor. Kutsal mekanlara verilen değerin de bir işaretidir. Burada da hamam yıkılıyor ve sebili yol yapımı esnasında başka yere naklediliyor. Özel bir taştan yapılan camii üç büyük yangın geçiriyor. Günümüze ulaşmış bir kitabesi de yok. kubbede altı küçük pencere ile toplam 34 pencere içerisi kasvetli olmasın diye konmuş. Kubbede yer alan kalem işleri ise orjinal halini muhafaza ediyor.

Üçüncü olarak yine bir Kaptan-ı deryanın deniz kenarına yaptırdığı Kılıç Ali Paşa Camii. Müslüman olup Ali ismini almadan önce Giovanni isimli İtalyan, papaz adayı olarak yolculuğa çıkmışken bindiği tekneyi Osmanlılar ele geçiriyor. II.Selim onu Osmanlı donanmasının başına getiriyor ve “camiini denizlere yap” deyince o da denizi doldurarak bu şirin camiyi yaptırıyor. Ayasofya’nın küçük bir örneği denize nazır burada inşa ediliyor. Kaptan Kıbrıs ve Girit fetihlerinde bulunuyor. Camii dikdörtgen ve mihrap çıkıntısı var. 16.yy İznik çinilerine yazılmış ayetler duvarları çeviriyor. Kitabesi Şair Ulvi tarafından yazılmış. Bir dipnot: Sinan, sultanlar dışındakilere yaptığı camilerde kubbe yarıçapı 15 m yi geçmiyor.

Unkapanı köprüsünün girişinde Sokullu Mehmet Paşa Camii. Hani o hep otobüsle geçerken izlediğim yanında Saliha Sultanın çeşmesi olan camii. Sokullu Mehmet’in yaptırdığı diğer camilerden ayırt etmek amaçlı parantez içinde “Azapkapı” deniyor. Yüksek bir kemerden geçerek alçak zemindeki kapısından girip yukarı çıkıyoruz. Yani cami ikinci katta, alt kat mahzen. Yine deniz doldurularak yapılmış ve doldurmada kullanılan malzeme deniz dalgalandıkça çelike dönüşüyor. Bu nedenle zemini sağlam imiş. 1577’de inşa edilen cami 1941 de harap bir durumdayken ihya ediliyor. Selimiye’ye benzer yapıda, 16 büyük 8 küçük kubbesi var. “Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor.” (Fatır/41) ayeti oldukça manidar bir şekilde kubbede yer alıyor. Enterasan tarafı minaresi cami dışında ve yer kalmadığı için solunda yapılmış. Burada eskiden büyük bir kapı varmış–eski bir fotoğrafta görmüştüm- ve tersane. Caminin inşa edilme amaçlarından biri de tersanenin ihtiyacını karşılamak.

Azapkapı’dan çıkınca Haliç üzerinden karşıya geçiyoruz. Vakit de öğleyi geçmiş, Eminönü’ne de gelmişken oturup bir balık-ekmek ile açlığımızı gideriyoruz. Daha sonra çarşının içinde yer alan Rüstem Paşa Camiine giriyoruz. Kanuni’nin damadı Rüstem paşa 1580’de yaptırıyor camiyi Mimar Sinan’a. İçeride pek çok turistle karşılaşıyoruz. Camiinin içi tamamen çinilerle kaplı. Çini-Mimari buluşması bir şaheser. 16.yy mimarisinde çiniye sıkça kullanılıyor fakat bu camide çok yoğun biçimde kullanılmasını Rüstem paşa mı istedi, mimar Sinan mı bilhassa bunu tercih etti, sebebi tam bilinmiyor. çinilerde şahane işlemelerin yanında Lale motifi dikkat çekiyor. tek kubbe ile dört yarım kubbe var. Dört fil ayağı ile sekiz sütun kubbeleri tutuyor. Mimar Sinan’a iskelet mimarı denmesinin sebeblerinden biri olan özelliğini bu camiye de yansıtıyor. duvarlara yük vermeden sütunlarla camiyi taşımaya çalışıyor, bu sayede geniş ve çok sayıda pencere kullanarak aydınlatmayı kolaylaştırıyormuş.

Şehzade Camii: “Kanunu sultan Süleyman tarafından genç yaşta ölen oğlu şehzade Mehmet adına 1543-1548 yıllarında yapılmıştır. Mimar Sinan’ın eseridir.” Avlu kapısından girerken mezar taşlarının üzerine uzanmış kediler karşılıyor bizi. Yemyeşil bahçesi Süleymaniyeyi hatırlatıyor ilk bakışta. Sonra toplanıp hikayesini dinliyoruz. Ortadaki büyük bir çınarın altında bir kaç sahabenin yattığı söyleniyor. Kabartmalı minare süslemesi Kanuni'nin oğluna sevgisini gösteriyormuş. cami içindeki Su testisi ilgimi çekiyor. medeniyetimizin eserlerinden biri testi: hala canlılığını koruyor. ve İkindi namazları kılınıyor.

Eyüp’e gitmeden Kasımpaşa sosyal tesislerinde mola verilerek birer bardak çay içiliyor. (Buradan unkapanındaki su kemerleri çok daha farklı görünüyor.)

Eyüp’te ise restorasyonu yeni bitmiş olan Piyale Paşa Camii’ne fotoğraf çekmek yasak uyarılarıyla giriyoruz. 1567’de Piyale Paşa kaptan-ı derya oluyor. zamanında ispanya kralı I.Philip’in donanmaları yok ediliyor, Rodos geri alınıyor. II.Selim’in kızı ile evlenerek vezir oluyor. 1573’te Mimar Sinan’a bu camiyi yaptırıyor. Aslında buraya geldiğimiz yol bir dere yatağı imiş. Caminin yapılması için buraya kanal açılmış. Seferden döndükleri vakit ilk olarak namaz burada kılınırmış. Klasik bir Osmanlı camisi gibi değil, yani merkez kubbe ve yarım kubbeler yok. altı adet birbirine eşit kubbeleri var. Kubbeler köşelerde fil ayaklarıyla, ortada 2 sütunla destekli. Bunun nasıl dengelendiği hala anlaşılamamış. Camiin ana girişi yok, yanlarda 2 giriş kapısı var. Selimiyeye benzer yapıda. ortasından çıkan tek minare çok ilginç duruyor. Çok ünlü bir çini panosu çalınıp avrupa’da bir müzeye götürülmüş.

sonuncu camimiz 1551 tarihli Zal Mahmut Paşa. Feshanenin karşısında yer alan bu camiyi daha önce fark etmemiştim ama içine girince adeta büyülendim. Orijinal yapı umumen muhafaza edilmiş görüntüsü verdiğinden tarihe doğru bir yolculuğa çıkmış gibi oldum. İki seviye halinde. üst kısmında camii yer alırken, alt kısım medrese olarak inşa ediliyor. Bir dönem burası yurt olarak kullanılmış, şimdi ise cami kapısı namaz vakitleri dışında kapalı olduğu için mescit olarak kullanılıyor. Alt kısımda ise çay ocağı mevcut, eski I şeklindeki medresenin yerinde. Camiyi Sinan’ın değil de çıraklarından birinin yapmış olma ihtimali varmış. Planı Mihrimah’a benziyor. Eyüp Sultan camiine hürmeten güzellikleri dışa aksedilmemiş. Kare planlı, kubbesi çok basık ve destek kubbeleri çatıya kadar uzanıyor. zal mahmut Paşa bir pehlivan. ve II. Selim’in kızıyla evleniyor. hatırladığım bilgiler bu kadar.

Geziyi burada noktalıyor, mutlu bir şekilde ayrılıyoruz. gezerek öğrenme yöntemi. her zaman etkili olduğunu düşündüğüm ve gezdiğim vakitlerin boşa gitmediğine kendimi inandıran -belki de kandıran- düşünce. herneyse sonuç olarak Sinan dönemini, mimarisini, sanatını az çok tanıdık. denizcilik ne kadar önemliymiş ki kaptan-ı deryalar adına bu kadar camii inşa edilmiş onu gördük. payıma düşen bugünden sonra Osmanlı gemilerine olan ilgimin daha da artması oldu.