Perşembe, Kasım 12, 2009

... demek istiyorum


Çarşamba, Ekim 28, 2009

sakarya

camili iki 1649 diye bir adres var zihnimde. dün akşam 5'te Adapazarı otobüsüne biniyorum Harem'den. yaklaşık iki saat sonra otogardayım. adresi sorup bir servise biniyorum. yaklaşık yarım saat sonra numaralardan müteşekkil bir mahalledeyim. geceyi burada geçiriyorum. bu evler depremden sonra inşa edilmiş. sakin, küçük bir şehir Adapazarı. buna rağmen ulaşım pahalıymış. otobüsten İlahiyat Fakültesi yakınlarında iniyoruz. asistanlık sınavına ilk girişim olacak. neden girdiğimi, gerçekten bu mesleği isteyip istemediğimi dahi sorgulamadan. benim dışımda iki kişi daha var. daha önce iki defa mülakata girmişler fakat ilk defa yazılı sistemiyle karşılaşıyorlar. yazılı hiç alışkın olmadığımız cinsten. üç sayfa tercüme ve iki tane bilgi ve yorum sorusu. gerçi harun hocanın sınavları da bundan aşağı değildi. 4-5 saat sınavda kalıyoruz. sanki bir yandan sabrımız ölçülüyor. saat 5'te Harem otobüsüne binerek beraber dönüyoruz. önceleri hak eden kazansın diyordum, şimdiyse kime nasipse kazansın diyorum. kazanmamış olmak başarısızlığı göstermezmiş. hiç değilse sınavın korkulacak birşey olmadığını öğrendim ;)

Pazartesi, Eylül 28, 2009

.düşledim.

yeni eğitim öğretim yılına başlıyoruz. yeni yepyeni bir dönem. yeni genelde iyidir. heyecanlıyım ve okulu seviyorum. derslerin başladığına benim kadar sevinen nadir insan var gibi geliyor.
tatil biter ve ankaradan çıkış. ankara ve hatıralar. giderek soğuyorum bu şehirden.üç hafta boyunca evimden dışarı hiç çıkmadım neredeyse. Ürdünden gelen arkadaşımı bile bir minnet borcu olarak gezdirmek bana büyük bir yüktü. kapattım kapılarımı, kimseyi göresim gelmedi. evde daha çok kendi dünyamda yaşıyorum. kendimi düşlüyorum.
artık rüya görebiliyorum. hem de çok fazla. hepsi birbirinden garip. uyanıkken bile görüyorum. dalıp gidiyorum düşler alemine. dakikalarca çıkmadığım oluyor. bazen farklı imajlar çıkıyor karşıma, bazen farklı dillerden kelimeler kayıyor önüme kuyruklu yıldız gibi. izlediğim filmler, okuduğum kitaplar, dinlediğim kayıtlar, insanlar ve düşlerim. hepsi rastgele içimden geçiyor.
düş aleminin hakikaten var olabileceğine inanmazdım eskiden. beni hariçteki alemden koparan deruni bir alem bu. zihnimin üretimi ve sürprizlerle dolu.
-hayrola betül, durgunsun bugün?
-evet işte ... (hergün öyleydim aslında)
çok konuşan insanlara dayanamıyorum. kes sesini hatta kapa çeneni diye bağırmak geçiyor içimden. akıl ve dil bağlantılıdır. fakat konuşulanlar akıl kaynaklı değil. sürekli insanlar hakkında konuşan insanlar beni çıldırtıyor. yine de susuyor ve dinliyormuş gibi yapıyorum. başkalarının hayatları beni hiç ilgilendirmiyor. benim hayatımla da kimse ilgilenmesin. bana kim olduğumu kimse sormasın.
okudukça uzaklaşıyorum onların dünyasından. sadece düşünen kimselerin düşüncelerini dinlemek istiyorum. işte bu yüzden okulu seviyorum.

Pazar, Ağustos 23, 2009

şafak bitti

Ürdün'e gittiğimden beri izlenimlerimi yazmak istememe rağmen bir türlü yazma isteği ve fırsatı bulamamıştım. ve bugun Türkiye'ye döndük. Amman'a o kadar alışmıştım ki İstanbul gözümde farklı bir şehir gibi göründü. hemen Amman'ın farklılıklarını konuşmaya başladık. İstanbul rengarenk, Amman tek renkti. evler beyazdı, dağlar kahverengi. bir de yol kenarlarında zeytin ağaçları. grupta en zor ayrılan ve gelişimize en az sevinen bendim. her ne kadar her gittiğim yere kolayca alışıversem de ayrılıklar zor geliyor. özleyeceğim Ürdün günlerini.

Pazar, Ağustos 02, 2009

muhayyem

muhayyemde iki gun. ıssız bir dağın tepesinde teknolojiden %80 uzakta çadırlarda geçirilen uykusuz ve soğuk iki gece. ve unutulmaz anılar...
dün gece yarısından sonra yurda döndük. yorgunluk had safhadaydı. yeni uyanabildim. arka beşlinin mağdurlarından biri olarak çok yoruldum.
ilk gün Petra'ya gidişimiz 7 saatten fazla sürdü. bozulan otobüsü bekleyiş ve molalar bu süreye dahil -normalde 4 saatlik mesafe- Amman'ın güneyine doğru ilerledikçe çöl sıcağını daha çok hissediyoruz. Ürdün'de insanı terletmeden sinsice yakan bir sıcak hava var. güneş gözlüğünüz yoksa da gözlerinizi sürekli kısmaktan yoruluyorsunuz. -Bahru'l-Meyyit'te gözlüğümü kaybettikten sonra kıymetini anladım- güneşten korunmak için Petra'ya girerken şapka satın aldık. yolumuz uzundu ancak nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorduk. rehberimiz yoktu ve Vadi Musa'da kendi başımıza ilerledik. belki de daha hoş oldu her adımda bir sürprizle karşılaşmak ve yeni şeyleri keşfetmek. rehber olsaydı da muhtemelen fotoğraf çekmekten rehbere yetişemeyecektim. -sürekli böyle optimist davranarak eleştirelliğimi yitiriyorum sanki!- Petra şehri bir tabiat ve tarih harikası. yüksek ve dar bir kanyonda ilerlerken birden karşınıza çıkan hazine odası insanı dehşete düşürüyor. çölün ortasında bu medeniyet nasıl kurulmuş diye düşünüyorsunuz. "kayaları oymuşlar, sarayları kurmuşlar" ifadesi burada zihninize oturuyor. neden dünyanın harikası seçildiğini anlıyoruz. ve ihtişamlı bir hayattan sonra Petralılar da öteki dünyaya göçüp gitmişler. 19.yüzyılda bir gezgin kenti keşfetmiş. Petranın yerlileri Nebatiler'miş. M.Ö. 4.yüzyılda başkent olarak kurmuşlar. Sonradan Romalılar işgal etmiş. tabi biz kentin tamamını gezemeden geri döndük. ancak mahkeme denilen kısmına kadar gelebildik. ilerisine gitmeye ise vaktimiz ve takatimiz kalmamıştı. Petra'nın insanı büyüleyen taraflarından biri de toprağın gül renginde olması. tiyatro, mezar, tapınak gibi tüm yapılar tamamen doğal olan bu renkteki kireç taşı oyularak yapılmış. güneşin batışına yakın taşlardaki gül renginin daha çekici hale geldiğini fotoğraf çekerken hissediyorum. vaktimizin kısıtlı oluşu fazla fotoğraf çekmeye müsaade etmiyor. daha hızlı ilerlemek için kanyon girişine kadar gelen develere biniyoruz. sonra koşturuyoruz ki otobüsü daha fazla bekletmeyelim. buna rağme giriş kapısında "yine geç kaldın" deniyor. halbuki arkamızdan gelen bir grup daha varmış. maceracı bu arkadaşlar yorulmak nedir bilmeden yola devam etmişler ve en son tepeye kadar çıkıp inmişler. müdürümüz Adnan hoca oldukça sinirli. çünkü güneş batmadan kamp alanına yetişemeyeceğiz.
Hava karardıktan sonra Dana'da kamp alanındayız. otoüsten iniyoruz ve büyük çadıra yönlendiriliyoruz. burada namaz ve yemek işini bitirip geceleyeceğimiz çadırlara geçiyoruz. odayı aydınlatabileceğimiz sadece bir el lambası veriyorlar. korkunç bir gece olacak gibi. göremediğim bir yerde yatmak istemiyorum. önce sabaha kadar oturma niyetiyle ateşin başındaki gruba takılıyorum. burada çay ve karpuz ikram ediyorlar. soğuk rüzgar ve ısıtmayan ateş sabahın sıcaklığını özletiyor. çadırda ısınabilme ümidim göremediğim bir yerde yatma korkuma baskın geliyor. o kadar ki sabah namazına dahi zorla kaldırılıyorum. fakat tek battaniye ile asla ısınamıyorum. ve güneşim doğuşu beni çok mutlu ediyor: "Karanlıklardan aydınlığa çıkaran Rabbime şükürler olsun."
ortalık aydınlanınca aslında çöle değil, dağın başına getirildiğimizi farkettik. Burası sandığımız kadar da ıssız değil. Bedevilerin kısmen yerleşik hayata geçtiklerini düşünüyorum. su, elektirik, yiyecek, vs. bulmak mümkün. yakınlarımızda başka yerleşim yerleri de var. kahvaltıdan sonra bütün günü bu dağları seyrederek geçireceğimizi öğrendiğimde çok canım sıkılıyor. tek faaliyetimiz öğleden sonraki konferanslar. önceki gece teleskopla bize ayı ve yıldızları seyrettiren astronom yıldızlar hakkında bir sunum yapıyor. Bize kıbleyi bulmayı öğretmişti. büyük ayının son yıldızının paralelinde kutbu'ş-şimal var. kuzeyi bulduktan sonra güney doğudaki Mekke'ye yöneliyoruz. ikinci gece daha eğlenceli geçiyor. hatta kimse ayrılmak istemiyor sanki. bizim için iyi bir tecrübe oldu. bu arada akşam yemeğinde ilk defa mensef yedim. sütünü koymazsan bildiğin pilav üstü tavuk. ve bu gece çadırımızı değiştiriyoruz. küçük gerçek çadırda yerde yatıyoruz. sanırım üç kişi olduğumuzdan bana daha sıcak geliyor. gece 2'yi geçmesine rağmen şarkı sesleri geliyor. son kez yıldızları, batmak üzere olan kameri ve samanyolunu seyrediyoruz.
güneşin doğuşuyla başlayan gün ve ardından kahvaltı. sabah 8.30'da Akabe yoluna çıkıyoruz. Akabe, Kızıldeniz körfezinde kurulmuş eski bir şehir. Kızıldeniz'de dört devlet var: Mısır, Filistin, Ürdün, Suud. bunları Haliç Devletleri deniyor. Akabe'de İsrail, Ürdün topraklarını da işgal etmiş ancak devlet buna ses çıkarmamış ve ilişkileri çok iyiymiş. Turistik bir sahil kenti Akabe. turkuaz renkli denizi tahminimden çok daha güzel. Karşı kıyıda Mısır topraklarını görüyoruz.
öğle sıcağında indiğimiz sahilde herkes serinlemek için kendini denize atıyor. Maalesef ayağına deniz kestanesi batan birkaç arkadaşın denize girmesiyle çıkması bir oluyor. Onların acısını dindirmek için üzerine sigara basıyorlar. Bu olaylardan sonra ne tekneye binebiliyoruz ne de suya adım atabiliyoruz. daha sonra bozuk olmayan otobüsle alışveriş ve yemek için şehir merkezine indiriliyoruz. Tabii ki alışverişe fazla vaktimiz kalmıyor, çünkü güneş batmadan Vadi Rum'a yetişmemiz gerek. Ne yazık ki bozuk bir otobüsle bu gezi planına uymak mümkün değil. kötü haber: Vadi Rum gezisinin iptal. yakınından geçerken Adnan hoca Vadi Rum'da kalmış olan Lawrence'ın hikayesini anlatıyor. Bu topraklarda pek çok müslüman ve türk öldürülmüş.
Akabe'den dönüş süremiz yaklaşık 6 saat. Bu kadar aksilik neden oldu? sefer duası içten okunmadı mı acaba? yoksa tedbirsiz mi yola çıkıldı? hepsi kalabalık gezilerde karşılaşılabilecek muhtemel problemler miydi? tecrübeler paylaşılsın ve bizden sonrakilere ders çıkarılsın!

Pazartesi, Haziran 01, 2009

isamWorld

Isam kütüphanesindeyim. Saatlerce oturmaktan ayaklarım uyuşmuş, ışık gözlerimi ağrıtmaya başlamış. Dışarı çıkıp biraz dolanayım, beynime temiz hava gitsin de zihnim açılsın diye çıkıyorum kapıdan. Güneş gözümü alıyor aniden. açamıyorum bir kaç saniye. Gözbebeklerim ışığa alışana kadar. Aaa güneş sarı diyorum içimden, gökyüzü mavi ve ağaçlar yeşil. Dışarıda renk var, hayat var, kuşların sesi var, çimlerin kokusu var. ben siyah-beyaz dünyamda yaşıyormuşum. Baharı beklerken yaz geçmiş. Daha kaç mevsim geçecek kimbilir. yeni word belgesi yahut sararmış kitap sayfalarının üzerindeki siyah harflerle yüzyüze bakmaktan insan yüzüne bakmayı unuttum. akademisyenliğimden utanıyorum ve akademisyenleri kütüphane içerisinde yaşam belirtileri en az seviyeye inmiş insansılar olarak tarif etmek istiyorum. Üzüm üzüme baka baka, akademisyen bilgisayara baka baka... insanlığı kurtarmaktan vazgeçtim artık, insanlık beni kurtarsın. kendime acıyorum...

saatler, günler, haftalar... ve yine kütüphanedeyim... burası bambaşka bir dünya. Ilk geldiğim günkü -yaklaşık iki sene önceki- cazibesini hala yitirmedi. Hatta giderek alışkanlık yapıyor olabilir. Hergün ayrı bir köşesini keşfediyorum, iyice tanıyorum artık. okulu aratmıyor. Belki de tez öğrencilerinin okul özlemlerini gideriyor bile olabilir. Tenefüsü de yapıyoruz, öğle arası da veriyoruz. Bu sıralarda yeni arkadaşlar da ediniyoruz. bir tek hocalarımız eksik başımızda. herkes kendi kendinin hocası artık. Tez öğrencisi olmak zor. Disiplinli olmayı gerek. Kimsenin kimseye faydası yok. Yalnız başınasın, yapayalnız...

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

morsalkım

-mor salkım dikmeye gidelim mi?
-nereye?
-Üsküdar Yeni Valide.
-peki ama mor salkım ne?
-bir çiçek işte...
-erguvan gibi bişey mi?
Öğle ezanından önce Valide Sultan Camii önünde bir kalabalık toplanmış. Haluk Dursun konuşuyor: ... Erguvan İstanbul'un doğal dekorudur. Hristiyanlık için ayrı bir kudsiyeti varmış. Morsalkımdan farkı Erguvanın hüdainabit olması, duvar diplerinde kendiliğinden çıkabilir. Morsalkım ise bir tür sarmaşık. Sarmaşık kelimesi aşk kökünden gelir. Bir yere sarılsın diye duvar ve ağaç diplerine dikiliyor. Duvara sarılmasının hikmeti yoktur ancak hikmet sahibi bir mor salkım istiyorsanız servi ağacının dibine dikeceksiniz. Çünkü servi, Elifin karşılığı olarak Allah'ı simgeler. eski Mevlevi geleneğinde morsalkım servi ağacının dibine dikilirmiş. sarmaşık firkatinden manevi bir aşkı doğururmuş. servi etrafına sarılan morsalkım ise Allahın muhabbetine sarılmakmış. Üsküdar'ın morsalkım şehri olması temennisiyle konuşma biter ve dikim işlemine geçilir. Ümit Meriç hanımın başlattığı bu geleneği yine bayanlar sürdürsün diye kız çocuklarına verilir fidanlar -pozitif ayrımcılık yaparak- ve tabii hanım Sultanların camiilerinden birinde devam ettirilmektedir. ilerde Yeni Valide'nin güzelliğine ayrı bir güzellik katacak gibi duruyor.

Pazar, Mayıs 03, 2009

TuriSina'da1Gece

tam iki hafta geçmiş üzerinden. şu sıralar Tur-i Sina'nın zirvesindeydik. Güneş yeni yeni yükselmiş, çeşitli dinlerden buraya toplanan tüm insanlar hayretler içerisinde aynı manzarayı seyretmekteydi. hergün bu kadar insan 2300 m yükseklikten güneşin doğuşunun nasıl göründüğünü izlemeye mi geliyordu? gerçekten derdimiz neydi? Tur-i Sina'ya tırmanış, Mısır'da hatta hayatımda beni en çok etkileyen olay.
Kahire'den 11 kişilik bir mikrobus ile akşam namazının ardından yola koyulduk. eksik 2 kişiyi metronun önünde bekledik biraz. giyim tarzlarının zıtlığı ile dikkatimi çeken iki samimi arkadaş merdivenden inmekteydi. biri peçeli, diğeri tişörtlü olan iki kız da grubumuzdaydı. arabada biz Türk kızlarının dışında yolda şöförü konuşturan Mısırlı Muhammed, Tur'da çantalarımızı taşıyan Doğu Türkistanlı İbrahim, enerji kaynağımız Kayserili Şaban amca ve babam da var. Süveyş kanalından geçtikten sonra birkaç defa pasaport kontrolünden geçiyoruz. Niçin? Çünkü İsrail sınırlarına yaklaşıyormuşuz. Gece 2 sularında Mısırlıların deyimiyle Gebel-i Musa'nın eteklerindeyiz. Artık arabadan iniyoruz. Ellerimizdeki fenerler dışında hiçbir aydınlatma yok. önce St. Catherine manastırının önünde bir süre bekliyoruz. Çünkü 'delil' olmadan yolumuzu kaybedermişiz. Bu nedenle 85 cüneyhe bir rehber gönderiyorlar. Bazı turistler deveye biniyor. biz ise yürümeyi tercih ediyoruz. Zifiri karanlık... Semada yıldızlar ve hilal... daha önce hiç bu kadar harika görünmemişti. sabaha az vakit kaldığından delil hızlı bir şekilde ilerliyor. çok yorulunca birkaç dk. istirahat molası. yine de geri kalıyorum. sırtımda 1,5 lt su, giyecek, yiyecek, kamera, fotoğraf makinesi gibi ağırlıklar olmasa belki hızlanabilirim. daha yolun çeyreğinde enerjimin tükendiğini hissediyorum. Şaban amcanın sırtında çantasıyla en önde gittiğini görünce de kendime kızıyorum. ama 7 km mesafe az değil. ve gecenin yorgunluğu üzerimizde. bedenim altüst olmuş. zirveye yaklaştığımızı 800 basamaklı merdivenin başında haber veriyorlar. fakat kıvrıla kıvrıla çıkan bu koca merdivenler hiç bitmeyecek gibi. Kutsal topraklardayız, Allaha bana güç vermesi için yalvarıyorum. tan ağarmaya başlamışken zirveyi görünüyor ama varışa kadar benim gözüm hiç birşeyi görmüyor. işte zirvedeyiz ve üşüyoruz... bu noktaya kadar taşıdığımız montlarımızı, kazaklarımızı giyinerek cemaatle sabah namazına duruyoruz. ve güneşin doğduğu an. büyük bir sessizlik. huzur verici bir an. güneş ışığı dağların rengini ortaya çıkarıyor. Hz.Musa'nın Rabbiyle konuştuğu mekandayız. karşımızda Allah Teala'nın tecelli ettiği dağ. manzara çok ilginç. çölün ortasında koca bir dağ. dünyanın dört köşesinden insanlar. inananlar ve inanmayanlar. tüm yorgunluğumuzu unuttuk sanki. tabi her çıkışın bir de inişi vardır. geceleyin nerelerden geçtiğimizi şimdi görüyoruz. kimi yerde uçurum kenarından, kimi yerde sarp kayalıkların arasından yürümüşüz. manastıra az kala güneş yakıcı olmaya başlıyor. artık ayaklarımı hissetmiyorum. bu arada yerdeki kırmızı ve yeşil taşlardan hatıra olsun diye toplamaya başlıyorum. babam onları atmam için beni uyarıyor. Kutsal vadinin taşları da kutsaldır gibi batıl bir inanç mı oluşturdum ne? manastır küçük bir vaha gibi. burada biraz serinleyip yola koyulduk. Kızıldeniz o çok tatlı turkuaz rengi ile solumuzda. Muhammed yolun yakınlarındaki Uyun-u Musa ve Hammamu'l-Firavun'u görmek ister misiniz diye soruyor. Kımıldayacak halim yok ama Hammama giriyoruz. Kızıldenize dökülen kaplıca suyuna ayaklarımızı sokarken Şaban amcanın çoktan denize atladığını görünce iyice şaşırıyorum. Yüzmenin vakti değil şimdi, Kahire uzak. Eve varır varmaz 15 saatlik uyku sürecim başlıyor.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

10gündeMısır

gezip gördüğüm yerlerden anlatacak o kadar çok şey var ki... nereden başlayıp nerede bitireyim bilmiyorum. Kahire'nin gürültüsünden mi, Sina çölünün sessizliğinden mi bahsedeyim, yoksa İskenderiye'nin Akdeniz esintisini mi anlatayım?
Şehirler vardır ölmüştür artık hayat yoktur orada. Şehirler vardır yaşamaktadır, capcanlı karşısınızdadır. ve Kahire her ikisidir de... ölüm ve hayat biraradadır. ikisini birbirinden ayıran keskin duvarlar yoktur. zıtlıkları barındırır bu şehir. zenginlik ve lüksü de fakirlik ve sefaleti de aynı anda bulursunuz Kahire'de. ölmüş bir medeniyetin kalıntılarına sahip bu koca şehir bazen bir köy gibi görünür size. bir toplumun nasıl olur da hadaretten bedavete geçebileceği sizi düşündürür.
10 gün çok uzun bir süre aslında. yeni bir insan, bir şehir, bir toplum, bir ülke ve hatta bir kıtayı tanıma fırsatına sahip olabileceğiniz kadar uzun. bir anda hepsini bitiremeyeceğim. bir köşede duran notlarımı arasıra karıştırdığımda gözlemlerimi paylaşacağım inşallah.

Pazar, Nisan 12, 2009

ben...Santiago.

belki gizemli bir keşif, belki sıradan bir gezi olacak. Simyacı'nın kahramanı Santiago İspanya'dan Mısır'a hazinesini aramaya gidiyordu. Çölün zorluklarını aşmak için tabiatın dilini öğreniyor, işaretleri izliyor ve hazinesini keşfediyordu. İspanya'dan geldim ve Mısır'a gidiyorum. kader Santiago ile yolumu kesiştirdi :) yarın başlayacak Mısır seyahatinde kaderde nelerin yazdığını ise bilemiyorum. 'mektub' neyse onunla karşılaşırız.
Sahra ve Vaha kelimelerini duymak bile heyecan verici. Eskiden beri Mısır piramitleri ilgimi çekerdi. şimdi ise merakım daha ziyade Osmanlı eserlerine yönelik ve koskoca bir medeniyeti yeşerten Nil nehri. günlerdir Mısır'a gitmiş hocalarıma danışıyorum: "10 gün için ne tavsiye edersiniz hocam?" net bir cevap yok. ilgi alanına göre tavsiyeler değişiyor. kimi sanat eserlerini, kimi kütüphanelerini görmemi istiyor. kimi ise yurtdışı konusunda tavsiyelerde bulunuyor. kitaplar karıştırıyor, haritaları inceliyor, videoları izliyorum. sonuçta hiçbiri görmeden anlaşılacak gibi değil. bu kez turla gitmediğimden free takılacağız. rehberimiz ise kardeşim. şimdi Afrika'nın en büyük şehri Kahire'de. İskenderiye'ye de gideceğiz inşallah. arapça dersinde Mısır hakkında sunum yapmıştım. içimden Luxor ve Aswan'a gitmek de geçiyor ama kardeşimin planında yok. şimdilik onu ve işaretleri takip ederek keşfedeceğiz Kahire'yi. Rabbim bu geziden müstefid olmayı bizlere nasib etsin.