Sunday, August 2, 2009

muhayyem

muhayyemde iki gun. ıssız bir dağın tepesinde teknolojiden %80 uzakta çadırlarda geçirilen uykusuz ve soğuk iki gece. ve unutulmaz anılar...
dün gece yarısından sonra yurda döndük. yorgunluk had safhadaydı. yeni uyanabildim. arka beşlinin mağdurlarından biri olarak çok yoruldum.
ilk gün Petra'ya gidişimiz 7 saatten fazla sürdü. bozulan otobüsü bekleyiş ve molalar bu süreye dahil -normalde 4 saatlik mesafe- Amman'ın güneyine doğru ilerledikçe çöl sıcağını daha çok hissediyoruz. Ürdün'de insanı terletmeden sinsice yakan bir sıcak hava var. güneş gözlüğünüz yoksa da gözlerinizi sürekli kısmaktan yoruluyorsunuz. -Bahru'l-Meyyit'te gözlüğümü kaybettikten sonra kıymetini anladım- güneşten korunmak için Petra'ya girerken şapka satın aldık. yolumuz uzundu ancak nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorduk. rehberimiz yoktu ve Vadi Musa'da kendi başımıza ilerledik. belki de daha hoş oldu her adımda bir sürprizle karşılaşmak ve yeni şeyleri keşfetmek. rehber olsaydı da muhtemelen fotoğraf çekmekten rehbere yetişemeyecektim. -sürekli böyle optimist davranarak eleştirelliğimi yitiriyorum sanki!- Petra şehri bir tabiat ve tarih harikası. yüksek ve dar bir kanyonda ilerlerken birden karşınıza çıkan hazine odası insanı dehşete düşürüyor. çölün ortasında bu medeniyet nasıl kurulmuş diye düşünüyorsunuz. "kayaları oymuşlar, sarayları kurmuşlar" ifadesi burada zihninize oturuyor. neden dünyanın harikası seçildiğini anlıyoruz. ve ihtişamlı bir hayattan sonra Petralılar da öteki dünyaya göçüp gitmişler. 19.yüzyılda bir gezgin kenti keşfetmiş. Petranın yerlileri Nebatiler'miş. M.Ö. 4.yüzyılda başkent olarak kurmuşlar. Sonradan Romalılar işgal etmiş. tabi biz kentin tamamını gezemeden geri döndük. ancak mahkeme denilen kısmına kadar gelebildik. ilerisine gitmeye ise vaktimiz ve takatimiz kalmamıştı. Petra'nın insanı büyüleyen taraflarından biri de toprağın gül renginde olması. tiyatro, mezar, tapınak gibi tüm yapılar tamamen doğal olan bu renkteki kireç taşı oyularak yapılmış. güneşin batışına yakın taşlardaki gül renginin daha çekici hale geldiğini fotoğraf çekerken hissediyorum. vaktimizin kısıtlı oluşu fazla fotoğraf çekmeye müsaade etmiyor. daha hızlı ilerlemek için kanyon girişine kadar gelen develere biniyoruz. sonra koşturuyoruz ki otobüsü daha fazla bekletmeyelim. buna rağme giriş kapısında "yine geç kaldın" deniyor. halbuki arkamızdan gelen bir grup daha varmış. maceracı bu arkadaşlar yorulmak nedir bilmeden yola devam etmişler ve en son tepeye kadar çıkıp inmişler. müdürümüz Adnan hoca oldukça sinirli. çünkü güneş batmadan kamp alanına yetişemeyeceğiz.
Hava karardıktan sonra Dana'da kamp alanındayız. otoüsten iniyoruz ve büyük çadıra yönlendiriliyoruz. burada namaz ve yemek işini bitirip geceleyeceğimiz çadırlara geçiyoruz. odayı aydınlatabileceğimiz sadece bir el lambası veriyorlar. korkunç bir gece olacak gibi. göremediğim bir yerde yatmak istemiyorum. önce sabaha kadar oturma niyetiyle ateşin başındaki gruba takılıyorum. burada çay ve karpuz ikram ediyorlar. soğuk rüzgar ve ısıtmayan ateş sabahın sıcaklığını özletiyor. çadırda ısınabilme ümidim göremediğim bir yerde yatma korkuma baskın geliyor. o kadar ki sabah namazına dahi zorla kaldırılıyorum. fakat tek battaniye ile asla ısınamıyorum. ve güneşim doğuşu beni çok mutlu ediyor: "Karanlıklardan aydınlığa çıkaran Rabbime şükürler olsun."
ortalık aydınlanınca aslında çöle değil, dağın başına getirildiğimizi farkettik. Burası sandığımız kadar da ıssız değil. Bedevilerin kısmen yerleşik hayata geçtiklerini düşünüyorum. su, elektirik, yiyecek, vs. bulmak mümkün. yakınlarımızda başka yerleşim yerleri de var. kahvaltıdan sonra bütün günü bu dağları seyrederek geçireceğimizi öğrendiğimde çok canım sıkılıyor. tek faaliyetimiz öğleden sonraki konferanslar. önceki gece teleskopla bize ayı ve yıldızları seyrettiren astronom yıldızlar hakkında bir sunum yapıyor. Bize kıbleyi bulmayı öğretmişti. büyük ayının son yıldızının paralelinde kutbu'ş-şimal var. kuzeyi bulduktan sonra güney doğudaki Mekke'ye yöneliyoruz. ikinci gece daha eğlenceli geçiyor. hatta kimse ayrılmak istemiyor sanki. bizim için iyi bir tecrübe oldu. bu arada akşam yemeğinde ilk defa mensef yedim. sütünü koymazsan bildiğin pilav üstü tavuk. ve bu gece çadırımızı değiştiriyoruz. küçük gerçek çadırda yerde yatıyoruz. sanırım üç kişi olduğumuzdan bana daha sıcak geliyor. gece 2'yi geçmesine rağmen şarkı sesleri geliyor. son kez yıldızları, batmak üzere olan kameri ve samanyolunu seyrediyoruz.
güneşin doğuşuyla başlayan gün ve ardından kahvaltı. sabah 8.30'da Akabe yoluna çıkıyoruz. Akabe, Kızıldeniz körfezinde kurulmuş eski bir şehir. Kızıldeniz'de dört devlet var: Mısır, Filistin, Ürdün, Suud. bunları Haliç Devletleri deniyor. Akabe'de İsrail, Ürdün topraklarını da işgal etmiş ancak devlet buna ses çıkarmamış ve ilişkileri çok iyiymiş. Turistik bir sahil kenti Akabe. turkuaz renkli denizi tahminimden çok daha güzel. Karşı kıyıda Mısır topraklarını görüyoruz.
öğle sıcağında indiğimiz sahilde herkes serinlemek için kendini denize atıyor. Maalesef ayağına deniz kestanesi batan birkaç arkadaşın denize girmesiyle çıkması bir oluyor. Onların acısını dindirmek için üzerine sigara basıyorlar. Bu olaylardan sonra ne tekneye binebiliyoruz ne de suya adım atabiliyoruz. daha sonra bozuk olmayan otobüsle alışveriş ve yemek için şehir merkezine indiriliyoruz. Tabii ki alışverişe fazla vaktimiz kalmıyor, çünkü güneş batmadan Vadi Rum'a yetişmemiz gerek. Ne yazık ki bozuk bir otobüsle bu gezi planına uymak mümkün değil. kötü haber: Vadi Rum gezisinin iptal. yakınından geçerken Adnan hoca Vadi Rum'da kalmış olan Lawrence'ın hikayesini anlatıyor. Bu topraklarda pek çok müslüman ve türk öldürülmüş.
Akabe'den dönüş süremiz yaklaşık 6 saat. Bu kadar aksilik neden oldu? sefer duası içten okunmadı mı acaba? yoksa tedbirsiz mi yola çıkıldı? hepsi kalabalık gezilerde karşılaşılabilecek muhtemel problemler miydi? tecrübeler paylaşılsın ve bizden sonrakilere ders çıkarılsın!

Monday, June 1, 2009

isamWorld

Isam kütüphanesindeyim. Saatlerce oturmaktan ayaklarım uyuşmuş, ışık gözlerimi ağrıtmaya başlamış. Dışarı çıkıp biraz dolanayım, beynime temiz hava gitsin de zihnim açılsın diye çıkıyorum kapıdan. Güneş gözümü alıyor aniden. açamıyorum bir kaç saniye. Gözbebeklerim ışığa alışana kadar. Aaa güneş sarı diyorum içimden, gökyüzü mavi ve ağaçlar yeşil. Dışarıda renk var, hayat var, kuşların sesi var, çimlerin kokusu var. ben siyah-beyaz dünyamda yaşıyormuşum. Baharı beklerken yaz geçmiş. Daha kaç mevsim geçecek kimbilir. yeni word belgesi yahut sararmış kitap sayfalarının üzerindeki siyah harflerle yüzyüze bakmaktan insan yüzüne bakmayı unuttum. akademisyenliğimden utanıyorum ve akademisyenleri kütüphane içerisinde yaşam belirtileri en az seviyeye inmiş insansılar olarak tarif etmek istiyorum. Üzüm üzüme baka baka, akademisyen bilgisayara baka baka... insanlığı kurtarmaktan vazgeçtim artık, insanlık beni kurtarsın. kendime acıyorum...

saatler, günler, haftalar... ve yine kütüphanedeyim... burası bambaşka bir dünya. Ilk geldiğim günkü -yaklaşık iki sene önceki- cazibesini hala yitirmedi. Hatta giderek alışkanlık yapıyor olabilir. Hergün ayrı bir köşesini keşfediyorum, iyice tanıyorum artık. okulu aratmıyor. Belki de tez öğrencilerinin okul özlemlerini gideriyor bile olabilir. Tenefüsü de yapıyoruz, öğle arası da veriyoruz. Bu sıralarda yeni arkadaşlar da ediniyoruz. bir tek hocalarımız eksik başımızda. herkes kendi kendinin hocası artık. Tez öğrencisi olmak zor. Disiplinli olmayı gerek. Kimsenin kimseye faydası yok. Yalnız başınasın, yapayalnız...

Wednesday, May 13, 2009

morsalkım

-mor salkım dikmeye gidelim mi?
-nereye?
-Üsküdar Yeni Valide.
-peki ama mor salkım ne?
-bir çiçek işte...
-erguvan gibi bişey mi?
Öğle ezanından önce Valide Sultan Camii önünde bir kalabalık toplanmış. Haluk Dursun konuşuyor: ... Erguvan İstanbul'un doğal dekorudur. Hristiyanlık için ayrı bir kudsiyeti varmış. Morsalkımdan farkı Erguvanın hüdainabit olması, duvar diplerinde kendiliğinden çıkabilir. Morsalkım ise bir tür sarmaşık. Sarmaşık kelimesi aşk kökünden gelir. Bir yere sarılsın diye duvar ve ağaç diplerine dikiliyor. Duvara sarılmasının hikmeti yoktur ancak hikmet sahibi bir mor salkım istiyorsanız servi ağacının dibine dikeceksiniz. Çünkü servi, Elifin karşılığı olarak Allah'ı simgeler. eski Mevlevi geleneğinde morsalkım servi ağacının dibine dikilirmiş. sarmaşık firkatinden manevi bir aşkı doğururmuş. servi etrafına sarılan morsalkım ise Allahın muhabbetine sarılmakmış. Üsküdar'ın morsalkım şehri olması temennisiyle konuşma biter ve dikim işlemine geçilir. Ümit Meriç hanımın başlattığı bu geleneği yine bayanlar sürdürsün diye kız çocuklarına verilir fidanlar -pozitif ayrımcılık yaparak- ve tabii hanım Sultanların camiilerinden birinde devam ettirilmektedir. ilerde Yeni Valide'nin güzelliğine ayrı bir güzellik katacak gibi duruyor.

Sunday, March 15, 2009

çikolata

yine bir pazar sabahı yıldız parkında kahvaltı. bu kez hava açık. güneşli ve serin... yaklaşık 200 kişi. adımız Suffa olsun dendi. mütedeyyin bayan üniversite ögrencileriyiz. ortak davamız Filistin... eski dostlar da var. yeni insanlarla tanışıyorum. en önemlisi ve hiç unutmayacağım Filistinli Sucud. onun masasına geciyorum. Arapca konusarak soru sorduğumda önce çok şaşırıyor. sonra sohbet ediyoruz. Türkçe öğrenmek istiyormuş fakat herkes onunla ingilizce konusuyor. yaklasık 3 saat hasbihal ederek ettigimiz kahvaltı musiki faslıyla sona eriyor. ardından Sucud ve birkaç arkadaşla Çengelköy'e geçiyoruz. mekanımız bir arkadaşın tavsiyesi üzerine geldiğimiz, Çikolata-Kahve...

Kapıdan girerken önce kahve kokusuyla çarpılıyoruz. bir arkadaş kendini ortaçağda hissettiğini söylüyor. Belki o kadar değil ama 100 yıl gerisine gitmiş kadar oldum. duvardaki eski fotoğraflar ve plak müzikleri o hissi veriyordu. Bir köşede duran çevirmeli antika telefonu kaldırdığımda dıııd sesini duyunca da çok şaşırdım. Hakikaten zamanda yolculuğa çıkmış gibiydim. her köşede ayrı bir detay gözüme çarpıyordu ve o ufacık dükkan genişledikçe genişliyordu sanki. halbuki o kadar küçüktü ki oturacak yer bulamakta zorlandık. bu arada sıcak çikolata ve kahvelerimiz yapılıyordu. Arkadaşlar karabiberli çikolata içtiler. Bense acıyla pek aram olmadığımdan bu aşina olmadık lezzeti denemekten kaçındım. Daha sonra frambuazlı, kahveli, fıstıklı çikolataların tadına baktık. çikolatadan yapılmış satranç taşları da enteresandı. aklınıza hayalinize sığmayacak kadar çok çeşit. Çikolata nasıl birşey ki yedikçe yiyesi geliyor insanın. mutlu ediyor insanı. Dükkan sahibinin içtenliği de ortama ayrı bir hava kattı. Sonuçta hepimiz mutlu ayrıldık.

Saturday, January 3, 2009

hmm

imtihanları seviyorummm. isyan bayraklarını çekmeyelim. alışkanlık oldu. sınav olmamak gayrı tabii ve arızi bir hal. o nedenle sınav olacağını duyduğumda tepki vermiyorum. sınav akşamları gayet rahat ve serinkanlıyım. fazla rahat olmak iyi değil tabi bu sabah uykuya dalıp hadis imtihana yarım saat geç girdim. bugünki benim için daha mühimdi. ilk arapça sınavımızdı yani ketebna bil-arabiyye. konuşurken çevredekiler yardım ediyor ama sınavda öyle bir şansın yok. belki iyi bir sınav değildi ama mahiyeti bakımından bir başarı sayılabilir. sevdim bu sınavı.
sınavlar yemekten sonraki tatlı gibidir. okumaya ve tekrar etmeye teşvik eder. bazen canımızı sıksa da sınavsız bir ilim tahsili düşünülemez.

Sunday, December 28, 2008

sırılsıklam

sırılsıklam olmak ne demek? kelimeyi cüzlerine böldüğümüzde bir mana ifade ediyor mu? ilk bakışta ikileme gibi duruyor ama sırıl ve sıklam kelimelerine hiç bir anlam veremiyorum. bunu dilcilere sormak gerek. ikisi birleşince zihnimizde oluşan mana ıpıslak olmaktır. aslında bu mefhum daha uygun. ancak sırılsıklam kelimesinin fonetiği daha hoş. ayrıca aşık olmak için de kullanılıyor ancak bu mecaz olsa gerek. bizim anlamamız gereken baştan ayağa ıslanmaktır.
bugün mandalinanın mesajıyla gözlerimi açtım. kursta bir blok dersi kaçırmıştım. hemen çıktım. dışarda yağmur. ilk otobüse bindim ve çamlıca taraflarındayken gelen telefon gezi için kurstan ayrılacaklarını iletti. yola çıktıkları için beni yoldan almayı uygun bulmuşlar. indim hemen. güllüoğlu baklavacısının önünden alındım. kursça kadıköye indik. soğuktu. vapurdan inen insan yığının fotoğrafını çektik. sonra vapura bindik. kimsenin dışarı çıkmaya cesaret edemeyeceği kadar soğuk. biz kursça martı fotoğrafı çekmeye çalışıyoruz. komikti. inip Yeni Camiiye girdik ve biraz ısındık. sonra Sirkeci'de ev yemekleri yapan bir lokantaya girdik. pilav kötüydü, çay soğuktu. yağmur şiddetli. rotamız belirsiz. Arkeoloji müzesini teklif ettim. kabul edildi ancak müze kartı olmayan ve almak istemeyenler kapıdan dönünce kursça geri döndük. Sultanahmet'e gidiyoruz. makinelerimiz ıslanmasın diye çıkartmasak da sonunda dayanamıyor, şemsiyelerle fotoğraf çektiriyoruz. mandalina biz deli miyiz? diye soruyorum. neden takıldığıma hiçbir anlam veremeden grubu takip ediyorum. Cami içerisinde epey fotoğraf çekiyoruz. ilk defa manuel modda çekim yapıyorum. çok zevkli birşey. kubbenin tam altına oturmuş fotoğraf çeken bir grup komikti. gitmeliyiz. cami sıcak dışarı çıkmak istemiyorum. arkadaşın aldığı sahlep içimi ısıtmıyor. tramvayda eylemden dönen arkadaşlara rastlıyorum. kadıköye dönüyoruz. mandalina prensiplerine bağlı kalıyor. peşinden gidiyorum. otobüse biniyoruz. şimdiki hedefimiz altunizade. said halim paşa progamına gideceğim. yağmur şırıl şırıl. trafik tıkalı. yol 1 saatten uzun sürüyor. hesapta olmayan trafik yüzünden gecikiyorum. mandalina ile vedalaşıyoruz. geciktiğime üzülmüyorum çünkü ilk konuşmacı hiç sarmıyor. ayaklarım üşüyor. çünkü sırılsıklam. said halim paşa islamcı mı değil mi? bir entelektüel ve Batı'ya bağımlı değil düşünürken. öyleyse neden fransızca yazdı? bunu sormak isterdim. hemen çıktım. akşamın soğuğu. yağmur ve lodos. inşallah hastalanmam.

intizam

odanı toplamak, dolabını toplamak, yatağını toplamak aynı zamanda düzenlemektir. bazen düzenden nefret ediyorum sırf yapmak zorunda olduğum için. dağınık olmayı seviyorum aslında ama işime gelmiyor. arada bir dolabımı düzenliyorum. haftada bir. yoksa içinden çıkılmaz bir hal alıyor ve giderek dağınıklaşarak kıyafetler bir yığın haline dönüşüyor. tıpkı bunun gibi arada bir bilgisayardaki dosyaları düzenlemek gerekiyor. yaklaşık bir yıldır bu işlemi yapmadığım için üç saattir dosyaları düzenlemekle uğraşıyorum. çünkü masaüstümde boş yer kalmamıştı. tabi bu düzenleme sadece dış görünüşte. cunku hala düzenli bir arşivim hala yok. yine de aradığım her şeyi bulabiliyorum. yani dağınıklık içinde bir düzen var. tabiatta köşeler yoktur, düz çizgiler yoktur. düzen içinde dağınıklık tabii bir haldir. düzen iyi midir kötü müdür?
babama Endülüs notlarımı gönderdim. çok dağınık yazmışım diye düzenlemeye başladı. kendisi tam bir devlet adamı. sanki resmi evrak yazıyor. yazımı değiştirmemesini, çünkü dağınık yazmayı sevdiğimi söyledim. sırf bu yüzden bile akademisyen olamayabilirim...